Misayn

Misayn
Biraz agnostik
Her sistem kendi açığını içinde taşır
Mesela, geçmişte Hanoi şehrinde yaşayan Fransız sömürgeciler, şehirdeki sıçan sayısını azaltmak için şöyle bir uygulama başlatmışlar: "Öldürülen her sıçan için insanlara para vermek." Ama bu uygulama, şehirdeki sıçan sayısını azaltmak yerine tam tersine artırmış. Çünkü insanlar daha fazla para almak için evlerinde sıçan yetiştirmeye başlamışlar! Ya da Çin'de, arkeologlar bulunan her dinozor kemiği için insanlara ödül vermeye başlamışlar. Buna karşılık insanlar ise buldukları kemikleri bütün olarak satmak yerine parçalara ayırmışlar ve her bir parça için ayrı ayrı para almışlar. Benzer şekilde konuya biraz daha üstün körü genellemelerle devam edecek olursak, -Misal, kapitalist sistemde "çalışacak iş bulmak" bir açığa ya da sıkıntıya dönüşürken, - Komünist sistemde ise "çalıştıracak işçi bulmak" bir açığa ya da sıkıntıya dönüşür. Çünkü boş oturan insanlara ücret vermezseniz, herkes iş arayacaktır.. Dolayısıyla ortaya "iş bulma" sorunu çıkacaktır. Ama boş oturan insanlara ücret verirseniz, bu sefer de kimse çalışmak istemeyecektir.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
"Oyun dediğimiz şey, herhangi bir şeyin gündelik işlevinin dışında kullanılmasıdır."
Oyun kuramı
OYUN KURAMI Ludwig Wittgenstein, oyunların ortak özelliklerine göre değil, benzerliklerine göre sınıflandırılabileceğini söyler. Mesela tahta oyunları, kâğıt oyunları, top oyunları, Olimpiyat oyunları ve benzeri oyunlar... "Hepsinde ortak olan şey nedir?" diye sorar. Kendisinin verdiği yanıt ise olumsuzdur. Çünkü Wittgenstein'a göre bütün oyunların ne olduğunu açıklayacak tek bir tanım bulamazsınız. Bunun yerine benzerlikler veya ilişkiler görebilirsiniz. Yani bir oyunda olan bir şey başka bir oyunda olmayabilir... İşte benim Wittgenstein'a itirazım tam olarak bu noktada başlıyor: "Bütün oyunları açıklayacak tek bir tanım olmadığı" noktası. Bu bölümü yazma nedenim de Wittgenstein'ın bu iddiasını geçersiz kılmaktır. Bu yüzden yazının devamında bütün oyunları açıklayacak, birbirine benzer iki tanımlama yapacağım. Ve bu tanımlamalar doğrultusunda bakarsanız, farklı oyunlardaki ortak noktaları görürsünüz. Aslında iki tanım dediğime bakmayın. Her iki tanım da birbirine oldukça benzer. Sadece kimsenin kafasında soru işareti kalmasın diye iki tanım yapma gereği duydum. Birinci tanım şöyle: "Oyun dediğimiz şey, herhangi bir şeyin gündelik işlevinin dışında kullanılmasıdır." İkinci tanım ise şöyle: "Oyun dediğimiz şey, herhangi bir şeye alışagelmiş anlamından farklı bir anlam yüklemektir." Şimdi bu tanımlamalardan yola çıkarak, bütün oyunlardaki ortak noktaları bulalım. Mesela elindeki cetveli silah gibi kullanarak oyun oynayan bir çocuk düşünün. Burada cetvelin gündelik işlevi bir şeylerin uzunluğunu ölçmek veya düzgün çizgiler çizmeye yardımcı olmasıdır. Ama çocuk bu cetveli silah gibi kullanarak, ona gündelik işlevinden farklı bir anlam yüklemektedir. Dolayısıyla oyun dediğimiz şey ortaya çıkmaktadır. Ya da horoz dövüşlerini düşünün. Bir horozun gündelik işlevi
Yüksek bir dağın tepesinde, sağa sola doğru sallanan uzun bir kütüğün üstünde durmadan koşmak zorunda kalan bir insan vardır. Kütük sağa doğru eğildiğinde, adam dengeyi sağlamak için sola doğru koşar. Kütük sola doğru eğildiğinde ise sağa doğru koşar. Bu adam, kütüğün orta noktasını bulamamasının bedelini her seferinde taraf değiştirerek öder ve bu değişim sayesinde içinde bulunduğu düzensizlikten kendisine bir düzen yaratmaya çalışır. Dengesi bozulmuş sistemlerde bireyin toplumla kurduğu ilişki de aynen bunun gibidir. Çünkü kimin ne zaman hangi tarafa doğru koşacağını, içinde bulunduğu koşullar belirler. Koşullardaki bu dengesizlik ise bireyin belli bir tarafa uzun süre sadık kalmasını engeller. Ve bu sadakat eksikliği kendisini "dengesizliğin adaleti" olarak gösterir. Dolayısıyla bugünün zalimi yarının mazlumu olabiliyor ya da bugünün mazlumu yarının zalimi... Ve unutmadan! Bugünün tanrılarına fazla güvenmeyelim. Çünkü onlar yarının iblisleri olacaklar!
Aslanların evrimi ceylanların tekelinde olsaydı, ceylanlar; keskin pençeli, iri cüsseli ve saldırgan mizaca sahip aslanları kısırlaştırır, bunun yerine pençesiz, minyon tipli ve yumuşak huylu aslanların üremesini teşvik ederdi. Eğer ceylanların evrimi aslanların tekelinde olsaydı, aslanlar; hızlı koşan, atik ve keskin duyulara sahip ceylanları kısırlaştırır, bunun yerine hantal, etine dolgun ve algı seviyesi düşük ceylanların üremesini teşvik ederdi. Neticede her canlı, doğayı kendi çıkarları doğrultusunda değiştirir. Hatta aslanlar ve ceylantar kendilerine bir Tanrı yaratacak olsalardı, bu iki Tanrı birbirinden tamamen farklı olurdu. Aslanların Tanrısı, ceylanlar için Şeytan; ceylanların Tanrısı ise aslanlar için Şeytan olabilirdi. Çünkü Tanrı dediğimiz şey bile bir türün kendi çıkarları doğrultusunda doğaya dayattığı bir kavramdır. Tıpkı insanların Tanrısının en çok insan çıkarını gözetmesi. gibi. Ve insanlar bu çıkarlarını ahlak kuralları aracılığıyla Tanrılarına dayatırlar. İnsanların çoğu ahlakı yaratan şeyin Tanrı olduğunu düşünür; oysa durum tam tersidir: Toplumların ahlak anlayışı, nasıl bir Tanrının var olabileceğine ve hangi davranışların kısırlaştırılıp hangilerinin çoğaltılacağına karar verir. Tanrı, nasıl bir ahlakın var olacağını belirleyemez; ahlak, nasıl bir Tanrının var olacağını belirler.