Bugün bir resim yapmaya karar vermişti, bir şeyler bulmalıydı. Ama öyle rastgele bir şey değil. Aslında çirkin ve iğrenç de olsa, güzelleştirebileceği bir şey... Çünkü sanat, yeryüzünde ve insanların içinde olup bitenleri, çöplükle sarayı aynı hakikatten uzak ve güzelleştirici örtüye bürüyen ay ışığı gibi, tatlı bir yalan bulutunun arkasından göstermeye mecburdu. Sanat eserinden faydalanabilecek durumda olanlar, her şeyden önce avunmak, oyalanmak istiyorlardı; sanatkarın ekmeği de işte bu tatlı rüya meraklılarına bağlıydı, yoksa kömür kayığında yüzükoyun yatan yırtık zıpkalı Bartın uşağına değil.
İnsanların birbirlerine yaptıkları hemen hemen hiçbir açıklamanın tümüyle doğru olduğu söylenemez. Hiçbirinin en ufacık bir ayrıntısının bile hiç maskelenmediği, azıcık olsun gerçeği saptırmadığı seyrek görülür, hem de çok seyrek.
"Ben şairane laflar etmesini beceremem, Emma," diye konuştu. Sesi öyle içten, kararlı, apaçık bir sevgiyle öylesine dopdoluydu ki ona inanmamaya olanak yoktu. "Seni daha az sevsem belki bu konuda daha çok konuşabilirdim, ama sen beni tanıyorsun. Ben ancak ve yalnızca doğruyu söylerim. Şunca zamandır sana az mı kabahat buldum, az nutuk mu çekip akıl verdim? Şu ülkede başka hiçbir kadın çekmezdi bunu ama sen çektin. O doğrular gibi şimdi söyleyeceğim doğruları da sabırla dinle, sevgili Emma'm. Tavrım pek gönül çelici olmayabilir. Tanrı biliyor ya, aşkımı sana gerektiği gibi belli edemedim. Ama sen beni anlarsın. Evet, içimden geçenleri görüyorsun, anlayabiliyorsun sen. Eğer olabiliyorsa, bunlara karşılık da vereceksin, biliyorum ama şu sırada tek istediğim sesini duymak, Emma, bir şeyler söyle bana."