Bir çok beyaz yakalının ve emekli insanın hayali heralde son on yıldır küçük bir Ege kasabasına yerleşmek olmuştur. Ya da köyüne de diyebiliriz. Çevrenizden bunu mutlaka duymuşsunuzdur. Ege ve Akdeniz köyleri işin romantizmi. Rota Karadeniz’e doğru yol alınca, köylerde yaşananın zorlukları daha bir ortaya çıkar.
Eğer doğuya giderseniz işte o zaman işler değişir. Kurak topraklar, zor coğrafi koşullar baş gösterir. Hayvancılık zordur. Kışlar çetindir. Köylerde okullar yoktur. Taşımalı sistemle çocuklar okullara taşınır.
Buraya kadar sanırım biraz olsun bir fikir edinmişsinizdir diye düşünüyorum.
Şimdi gelelim Fakir Baykurt’tan okuduğum Kamplumbağalar adlı romana. Bir alevi köyü. Yoksul. Çok fakir. Su yok. Yeşil yok. Çayır yok. Aş sınırlı. Bir öğretmen var. Adı Rıza. O da köyün insanı.
Bir gün köylüler tarlada iş görürken başka köylerden üzüm satmaya geliyorler Üzüm ne? Pekmez ne? Bilmiyor köylüler. Köyün öğretmenin ağrına gidiyor. Başlıyor düşünmeye.
Diyor ki “Bu köyde bir alan var. Bir toprak var. Altı hep purluk taşı. Acaba diyor temizlemek, toprağa bereket katıp, bir bağ yapabilir miyiz buradan?”
İşte sonra okuyoruz. Bağ mı oluyor? Bahçe mi oluyor? Bu yoksul, dünyanın iyiliğinden nasibini almış alevi köylüsünün başından neler geçiyor?
Çok uzun yazmak isterdim. Ama okumayan insan için gerçekten spolier olacağı için susuyorum.
Yazar Türk edebiyatının mükemmel bir kalemi. Mutlaka okuyun. Gönülden tavsiye ediyorum.