Kaplumbağalar 100 Temel Eser M.E.B. Tavsiyeli

8,3/10  (72 Oy) · 
260 okunma  · 
64 beğeni  · 
2.347 gösterim
Tozak köyü şu koca yeryüzünde, kıyıda köşede kalmış bin yamalı bir yoksul yorganı, alabildiğine kurak, bakımsız, unutulmuş. Ahalisi desen günümüz köylüsü: Hâlâ devletten medet uman, "Hökümetimiz en iyisini bilir" diyen, cahil, kaba saba ama bir o kadar çalışkan, sahici ve vicdanlı. Köyün Eğitmen Rıza'sı, Muhtar Battal'ı ve akıllı delisi Kır Abbas'ı gün olur akıl yürütür, el ele verir, köylüyü de peşine takıp bir bağ kurar, hem de taşlı bir tarlada, bin bir emekle, özveriyle ve gece gündüz çalışarak. Tam ağızları üzümlerle tatlandı, yürekleri umutla doldu derken, hiç ummadıkları bir anda hükümetin tokadını yerler... ama ne tokat! Bir anda, bürokrasinin çarkında bir çapak olup çıkarlar. Hak hukuk ararlar aramasına ama neyin hakkı, neyin hukuku?

Mazimizde yer etmiş ama bugün hala varlığını sürdüren sorunlara değinen, yalın ama zengin bir dille yazılmış, özgün ve aydınlık bir edebiyat eseri olan Kaplumbağalar, yaratıcı ülkemiz köylüsünün olduğu kadar, onun bürokrasi karşısındaki çaresizliğinin ve cehaletinin de hikayesini anlatıyor.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Kasım 2006
  • Sayfa Sayısı:
    368
  • ISBN:
    9789750403910
  • Yayınevi:
    Literatür Yayıncılık
  • Kitabın Türü:

17 Nisan Köy Enstitüleri'nin Kuruluş Yıldönümü. Türkiye Cumhuriyeti'nin kendine özgü eğitim ve kalkınma projesi olan bu enstitülerden birinde yetişmiş önemli bir yazar, öğretmen, sendikacı Fakir Baykurt. Edebiyat öğretmeni bir dostumun tavsiyesiyle başladım kitaba. Eseri okumadan evvel tavsiyem, Fakir Baykurt'un hayatını biraz olsun araştırmanızdır.

"Dikenlerin arasından çıkıp gelen bir yazarım ben,
yüzyıllarca karanlıklarda bırakılmış köylerin
birinden Akçaköy'denim. Ailem yoksuldu.
kır bayır kırkiki dönüm toprağımız vardı... Annem
babam okuma yazma bilmiyordu. Evimizde
tek bir kitap yoktu. Cumhuriyet beni götürdü,
açtığı Köy Enstitüsü'nde eğitti. Öğretmen yaptı
elime kalem verdi, yurdun yazarları arasına
kattı. Şimdi düşünüyorum, yoksulluktan geliyorum."

Kaplumbağalar romanının alegorik bir eser olduğunu söyleyebilirim. Bunu daha sonra açıklayacağım. Romanın geçtiği mekan, Ankara'ya 100km uzaklıkta, geleneklerini yaşatmaya çalışan bir Alevi Tozak Köyü. bozkırın ortasında, tüm uygarlıktan mahrum, susuz ve çorak toprakları var. Başkentte bir başına kalmış yoksul bir köy. Köyün, enstitü mezunu ilkokul öğretmeni Rıza, bir gün bomboş ama taşlık bir arazi olan Purluk'a bir bağ yapma fikriyle köyün önde gelen bilgelerinden Kır Abbas'a ve köyün muhtarı Battal'a açılır. Sırada bu fikri köylüye söylemek vardır. Şarap yapmak için üzüm bulamayan, Sünni köylerin de üzüm vermediği Tozak köyü sakinleri, birlik olup, bu Purluk arazisini kazmaya başlarlar. Toprak derin derin solumaktadır artık. Nöbetleşe kazarak, bağ bahçe yaparlar o çorak araziyi. Bir iki yıl içinde o kuraklığın içinde bir vaha oluşur adeta. Burada kilit noktalardan biri, öğretmen Rıza'nın bu konudaki bilgisidir. Çünkü köy enstitüsü öğretmenleri artı değer üretebilen, gittikleri köy için adeta ışık olan insanlardır. Gel zaman git zaman, şaraplar, pestiller, pekmezler derken, köye mal müdürü gelir ve köy arazilerinde ölçüm yaparlar. Bakarlar ki, hazineye ait boş arazi ekilmiş biçilmiş. Köylüden veremeyecekleri şekilde bir kira bedeli isterler. Zaten boş duran, verimsiz gözüken araziyi yeşerten köylüler için bu durum devletle ilk karşılaşmadır. Devletin demirden pençelerini boyunlarında hisseden köylüler, bürokrasi karşısında ne yapacağını bilemez.
Sorun köylünün yaratıcı olmaması değil, köylünün karanlığa mahkum edilmesidir. Zaten izlenen tarım politikalarına baktığınızda, bunu net bir şekilde görürüz. Burada bir örnek vermek istiyorum: Adana'da yaşıyorum ve bildiğiniz gibi "Çukurova" toprağı adam eksen, adam biter, denilecek kadar muazzam bereketli topraklara sahiptir. Bir Turunçgil deposu ve beyaz gelincikler diyarıdır. Yaşar Kemal okuyan herkes içinden Çukurova'ya özlem duyar. Anlattığı ballı yemişleri tatmak, rengarenk kırlarında dolaşmak ister. Hele turunç ağaçları ilkbaharda bir koku yayar ki, hafif de bir rüzgar varsa; insanı yolda yürürken sarhoş eder. Fakat o Çukurova şimdi "kentsel dönüşüm" rantının kurbanı oluyor, dev dev binalar yükseliyor. O güzelim Balcalı Kampüsü'nün tepesinde iğrenç, ruhsuz beton bloklar yükseliyor. Böyle verimli toprağa bunu yapmak, buna teşvik etmek ülkemiz için ahmaklıktan başka bir şey değil. O yapıların arasında kalmış, küçük bahçeli müstakil evleri görünce o kadar canım sıkılıyor ki. O portakal, limon, nar, hurma bahçelerinin kesildiğini görmek kahrediyor. Üç tarafı denizlerle çevrili, her tarım ürününü yetiştirecek zenginlikte olan, ülkeyi kapatsanız kendisine yetebilecek yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip memleketimizde bu bitmeyen çırpınış ne? Seçimden seçime, sadece oy istemek için hatırlanan o çiftçilerin hali nedir? Nar ağaçlarını ağlayarak kesen, zeytin bahçeleri tutuşturulan, mevsimlik işçi statüsünde buranın kör sıcağında, bu sefalete, hastalığa mahkum edilen binlerce insan için bu kader mi şimdi? Hani köylü milletin efendisiydi? Tartışılacak o kadar konu var ki...

Peki neden eserde ana motif olarak kaplumbağalar var? Benim görüşüm ağır aksak işleyen sistemi anlatmak için kullanıldığı yönünde. Aslında öğretmenin girişimi, köylülerin desteği ile yeşeren bağ, bir umudu simgeler. O susuz köyün, fedakarlıkla var ettiği bu bağ, bürokrasinin kaplumbağa hızında işleyen sistemine takılır. Belki "ağır aksak da olsa bir sitem olması yine de iyidir." diyebiliriz ama kitabın başında Kır Abbas'ın bir kaplumbağaya yaptığı gibi, eğer bir kaplumbağayı ters çevirirseniz, o zavallı hayvancık ölüverir. Ne sağlam taş gibi sırtı, ne de kabuğuna çekilmesi onu yıkımdan koruyamaz. Çok basit bir kararnameyle zaten köylünün emeğini, köylüye vermek varken, kaplumbağanın ters çevrilmesi gibi bir duruma düşer köylü. Yoktan bir bağ yeşertmiş, umutlarını yeşertmiş olan köy halkının verdiği cevap da manidardır. Bir de Nazım'a kulak verelim.
Nazım'ın elbette bu konuda da yazdığı bir şeyler vardır:

Türk köylüsü,
Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir,
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır,
Kerem'dir,
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser.
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, "Yunusu biçâredir,
baştan ayağa yâredir,"
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine
ve bir kerre vakterişip :
"-Gayrık, yeter!.."
demesinler.
Ve bir kerre dediler mi:
"İsrafil surunu urur
mahlukat yerinden durur",
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur
ne düşmanı kayırır,
"Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa..."

Köylüler, işçiler, tüm ezilenler bir gün "Gayrık yeter..." derler mi acaba? Bu eseri okuyun ve okutun. Şimdi sırada diğer Fakir Baykurt romanları var. Ruhun şad olsun güzel insan.

not: Bu kitaptan yola çıkılarak "Umut Üzümleri" diye bir Türk filmi de çekilmiş. Bilgilerinize.