Kaplumbağalar (100 Temel Eser M.E.B. Tavsiyeli)Fakir Baykurt

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.141
Gösterim
Adı:
Kaplumbağalar
Alt başlık:
100 Temel Eser M.E.B. Tavsiyeli
Baskı tarihi:
Kasım 2006
Sayfa sayısı:
368
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750403910
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Literatür Yayıncılık
Tozak köyü şu koca yeryüzünde, kıyıda köşede kalmış bin yamalı bir yoksul yorganı, alabildiğine kurak, bakımsız, unutulmuş. Ahalisi desen günümüz köylüsü: Hâlâ devletten medet uman, "Hökümetimiz en iyisini bilir" diyen, cahil, kaba saba ama bir o kadar çalışkan, sahici ve vicdanlı. Köyün Eğitmen Rıza'sı, Muhtar Battal'ı ve akıllı delisi Kır Abbas'ı gün olur akıl yürütür, el ele verir, köylüyü de peşine takıp bir bağ kurar, hem de taşlı bir tarlada, bin bir emekle, özveriyle ve gece gündüz çalışarak. Tam ağızları üzümlerle tatlandı, yürekleri umutla doldu derken, hiç ummadıkları bir anda hükümetin tokadını yerler... ama ne tokat! Bir anda, bürokrasinin çarkında bir çapak olup çıkarlar. Hak hukuk ararlar aramasına ama neyin hakkı, neyin hukuku?

Mazimizde yer etmiş ama bugün hala varlığını sürdüren sorunlara değinen, yalın ama zengin bir dille yazılmış, özgün ve aydınlık bir edebiyat eseri olan Kaplumbağalar, yaratıcı ülkemiz köylüsünün olduğu kadar, onun bürokrasi karşısındaki çaresizliğinin ve cehaletinin de hikayesini anlatıyor.
(Tanıtım Bülteninden)
17 Nisan Köy Enstitüleri'nin Kuruluş Yıldönümü. Türkiye Cumhuriyeti'nin kendine özgü eğitim ve kalkınma projesi olan bu enstitülerden birinde yetişmiş önemli bir yazar, öğretmen, sendikacı Fakir Baykurt. Edebiyat öğretmeni bir dostumun tavsiyesiyle başladım kitaba. Eseri okumadan evvel tavsiyem, Fakir Baykurt'un hayatını biraz olsun araştırmanızdır.

"Dikenlerin arasından çıkıp gelen bir yazarım ben,
yüzyıllarca karanlıklarda bırakılmış köylerin
birinden Akçaköy'denim. Ailem yoksuldu.
kır bayır kırkiki dönüm toprağımız vardı... Annem
babam okuma yazma bilmiyordu. Evimizde
tek bir kitap yoktu. Cumhuriyet beni götürdü,
açtığı Köy Enstitüsü'nde eğitti. Öğretmen yaptı
elime kalem verdi, yurdun yazarları arasına
kattı. Şimdi düşünüyorum, yoksulluktan geliyorum."

Kaplumbağalar romanının alegorik bir eser olduğunu söyleyebilirim. Bunu daha sonra açıklayacağım. Romanın geçtiği mekan, Ankara'ya 100km uzaklıkta, geleneklerini yaşatmaya çalışan bir Alevi Tozak Köyü. bozkırın ortasında, tüm uygarlıktan mahrum, susuz ve çorak toprakları var. Başkentte bir başına kalmış yoksul bir köy. Köyün, enstitü mezunu ilkokul öğretmeni Rıza, bir gün bomboş ama taşlık bir arazi olan Purluk'a bir bağ yapma fikriyle köyün önde gelen bilgelerinden Kır Abbas'a ve köyün muhtarı Battal'a açılır. Sırada bu fikri köylüye söylemek vardır. Şarap yapmak için üzüm bulamayan, Sünni köylerin de üzüm vermediği Tozak köyü sakinleri, birlik olup, bu Purluk arazisini kazmaya başlarlar. Toprak derin derin solumaktadır artık. Nöbetleşe kazarak, bağ bahçe yaparlar o çorak araziyi. Bir iki yıl içinde o kuraklığın içinde bir vaha oluşur adeta. Burada kilit noktalardan biri, öğretmen Rıza'nın bu konudaki bilgisidir. Çünkü köy enstitüsü öğretmenleri artı değer üretebilen, gittikleri köy için adeta ışık olan insanlardır. Gel zaman git zaman, şaraplar, pestiller, pekmezler derken, köye mal müdürü gelir ve köy arazilerinde ölçüm yaparlar. Bakarlar ki, hazineye ait boş arazi ekilmiş biçilmiş. Köylüden veremeyecekleri şekilde bir kira bedeli isterler. Zaten boş duran, verimsiz gözüken araziyi yeşerten köylüler için bu durum devletle ilk karşılaşmadır. Devletin demirden pençelerini boyunlarında hisseden köylüler, bürokrasi karşısında ne yapacağını bilemez.
Sorun köylünün yaratıcı olmaması değil, köylünün karanlığa mahkum edilmesidir. Zaten izlenen tarım politikalarına baktığınızda, bunu net bir şekilde görürüz. Burada bir örnek vermek istiyorum: Adana'da yaşıyorum ve bildiğiniz gibi "Çukurova" toprağı adam eksen, adam biter, denilecek kadar muazzam bereketli topraklara sahiptir. Bir Turunçgil deposu ve beyaz gelincikler diyarıdır. Yaşar Kemal okuyan herkes içinden Çukurova'ya özlem duyar. Anlattığı ballı yemişleri tatmak, rengarenk kırlarında dolaşmak ister. Hele turunç ağaçları ilkbaharda bir koku yayar ki, hafif de bir rüzgar varsa; insanı yolda yürürken sarhoş eder. Fakat o Çukurova şimdi "kentsel dönüşüm" rantının kurbanı oluyor, dev dev binalar yükseliyor. O güzelim Balcalı Kampüsü'nün tepesinde iğrenç, ruhsuz beton bloklar yükseliyor. Böyle verimli toprağa bunu yapmak, buna teşvik etmek ülkemiz için ahmaklıktan başka bir şey değil. O yapıların arasında kalmış, küçük bahçeli müstakil evleri görünce o kadar canım sıkılıyor ki. O portakal, limon, nar, hurma bahçelerinin kesildiğini görmek kahrediyor. Üç tarafı denizlerle çevrili, her tarım ürününü yetiştirecek zenginlikte olan, ülkeyi kapatsanız kendisine yetebilecek yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip memleketimizde bu bitmeyen çırpınış ne? Seçimden seçime, sadece oy istemek için hatırlanan o çiftçilerin hali nedir? Nar ağaçlarını ağlayarak kesen, zeytin bahçeleri tutuşturulan, mevsimlik işçi statüsünde buranın kör sıcağında, bu sefalete, hastalığa mahkum edilen binlerce insan için bu kader mi şimdi? Hani köylü milletin efendisiydi? Tartışılacak o kadar konu var ki...

Peki neden eserde ana motif olarak kaplumbağalar var? Benim görüşüm ağır aksak işleyen sistemi anlatmak için kullanıldığı yönünde. Aslında öğretmenin girişimi, köylülerin desteği ile yeşeren bağ, bir umudu simgeler. O susuz köyün, fedakarlıkla var ettiği bu bağ, bürokrasinin kaplumbağa hızında işleyen sistemine takılır. Belki "ağır aksak da olsa bir sitem olması yine de iyidir." diyebiliriz ama kitabın başında Kır Abbas'ın bir kaplumbağaya yaptığı gibi, eğer bir kaplumbağayı ters çevirirseniz, o zavallı hayvancık ölüverir. Ne sağlam taş gibi sırtı, ne de kabuğuna çekilmesi onu yıkımdan koruyamaz. Çok basit bir kararnameyle zaten köylünün emeğini, köylüye vermek varken, kaplumbağanın ters çevrilmesi gibi bir duruma düşer köylü. Yoktan bir bağ yeşertmiş, umutlarını yeşertmiş olan köy halkının verdiği cevap da manidardır. Bir de Nazım'a kulak verelim.
Nazım'ın elbette bu konuda da yazdığı bir şeyler vardır:

Türk köylüsü,
Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir,
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır,
Kerem'dir,
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser.
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, "Yunusu biçâredir,
baştan ayağa yâredir,"
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine
ve bir kerre vakterişip :
"-Gayrık, yeter!.."
demesinler.
Ve bir kerre dediler mi:
"İsrafil surunu urur
mahlukat yerinden durur",
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur
ne düşmanı kayırır,
"Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa..."

Köylüler, işçiler, tüm ezilenler bir gün "Gayrık yeter..." derler mi acaba? Bu eseri okuyun ve okutun. Şimdi sırada diğer Fakir Baykurt romanları var. Ruhun şad olsun güzel insan.

not: Bu kitaptan yola çıkılarak "Umut Üzümleri" diye bir Türk filmi de çekilmiş. Bilgilerinize.
-------Spoiler İçerir------

Kitabın başında ön söz niteliğinde romanı yazış serüvenini aktarır yazar.

“YILANLARIN ÖCÜ” romanından yapılmış filmin ilk gösteriminde tepkiler aldığını şöyle dile getirir:

“(...) Halkı selamlamak için perdenin önüne çıktığım zaman alkış, ıslık birbirine karıştı. (...) Birkaç saniye sonra, kıran kırana bir dövüş başladı. Başkentli seyirciler kravat kravata geldi. Hınçla, istekle vuruşuyorlar. (...) Birtakım sersemler gerçeği tekmeyle, yumrukla örteceğini sanıyor. (...) Getirdiğim öykünün kendilerine batan yerleri vardı tabii. (...)kafamdaki romanı yazdığım zaman ne yapacaklar acaba?”

Dört sayfa uzun uzun anlatır. Hatta köylülerinin fikrini alır yazacağı roman hakkında. Onların “Deli misin sen? Ekmeğine bak. Ayağın bir kayarsa iyice sürünürsün.” tarzında uyarı ve frenlemelerine karşın romanı yazar ve onlara ithaf eder. “Oturup yazdım. Kaplumbağalar odur, onlarındır.” der. “Acı, buruk bir roman oldu.” diye ekler. En çok da yumrukçu ya da neme gerekçi aydınların değil köylülerinin okumasını, severse onların sevmesini, ıslıklarsa onların ıslıklamasını istediğini belirtir.

Gelelim romana: Yazarın adı gibi fakir bir köy. Alevi köyü. Su yok, yeşillik yok. Buna mukabil bolca çöl sıcağı, yakıcı güneş, kuraklık... Kaplumbağalar da köyün insanları gibi sıcaktan muzdarip, serinliğe hasret. Bu dayanılmaz sıcağa karşı içlerini serinletecek, gönüllerini hoş edecek çözümü yine köylüler bulur. El birliğiyle taşlaşmış toprağı alt üst edip bir üzüm bağı yaparlar. Fakat kasabadan gelen kadastro memurları buranın hazineye ait olduğunu tespit eder. Hükümet yetkilileri de yasalara aykırı bir şekilde ihya edilen bu toprağa el koyar. Bu durumda hakkını arama yolunda uğraş veren köylüler bürokrasinin karmaşık girdabında boğulurlar. Çözüm bulamazlar. Sonuçta köylü devlete, hükûmete küser, kızar hatta yazarın deyişiyle nefret olurlar.

Yazara göre kurguladığı ütopik köyün kalkınması basittir; bunu köylü el birliğiyle,gönül birliğiyle başarabilir ama kapitalist düzen, devlet bürokrasisi müsaade etmez.

İyi niyetle ihya ettikleri topraklarına üzerinde hiçbir hakkı ve emeği olmadığı halde el koymaya kalkan devlet karşısındaki çaresizlikleri, yaşadıkları duygu yoğunluğu okuyanı da etkiliyor. Bu dertlerini çözüme kavuşturmak için verenin de alanın da bir işe yaramayacağını bildiği hale yazılan/yazdırılan dilekçeler, silsile yoluyla cumhurbaşkanına kadar gidip aynı yolla gerisin geriye dönen olumsuz cevaplar, hülasa takıldıkları bürokratik engeller çok güzel işlenmiş. Son ana kadar hep bir umut taşırlar. Gecenin içinde küçücük bir ateş böceği görseler ışık diye koşarlar. Ama merdin yakası namerdin eline geçmiştir bir kere. Pes eden onlar olur. Ama az da olsa içlerini soğutacak bir şey de yaparlar.

Köy Enstitüsü mezunu Fakir Baykurt’un okuduğum ilk eseri. Marksist ideolojiye bağlı yazarın bu eserinde kendi gerçeklerini telkin etme çabası çok açık.

Eserdeki dile gelince kişiler bölgesel diliyle konuşturulmuş. Bazı kelimeleri bu bölgeye uzak bir insanın anlamlandırması gerçekten zor. Ama samimi ve sıcak bir hava katmış. Cümleler oldukça kısa ve yalın. Bu da okumayı oldukça kolay kılıyor.

Yer yer gülümseyerek –hatta kahkaha atarak- çoğunlukla duygulanarak okudum eseri.
Romanın adı “Kaplumbağalar” ise birçok duruma yakıştırılan alegori olagelmiş diyebiliriz.

Keyifli okumalar...
Fakir Baykurt ile tanışmamı sağlayan kitap. Anadolu'nun bir köşesinde suyu olmayan sıkıntılı bir yaşamı anlatarak başlıyor. Susuz köyün talihini değiştirecek yeniliği bin bir emek ile yapıyor köylüler. Tam talih değişiyor ki kanun bilmez köylülerin başına daha büyük bir uğursuzluk çöküyor.

Ne yazık ki bir dönem Türk Köylüsü devlet kanunlarından habersiz olduğunu çok güzel anlatıyor. Ayrıca imece yapmanın birlikte hareket etmenin faydalarını da çok güzel veriyor.

Güzel bir kitap.
Yine yıllar önce beğenerek okuduğum Fakir Baykurt kitaplarından okunası bir kitap. Beğenerek okudum. Okumanızı öneriyorum.
Fakir Baykurt ismi her ne kadar Demokrat Parti döneminde yaşamak zorunda kaldığı zorluklarla anılsa da güzel abimizin hiç bir iktidarla arası güllük gülistanlık olamadı.

Aslında bu durum çok doğal.Çünkü gerçek tüm sanatçılar gibi muhalifti.(Solcu değil canım kardeşim muhalif.)

Sanatçı; içinde bulunduğu toplum, kafasındaki ütopyaya ulaşana kadar ( sağ,sol demeden;yetmez ama evet demeden) tüm iktidarları eleştirmekle görevlidir.

Adı gibi Fakir Abimiz de bu ve tüm yazılarında iktidarların düzeni sağlamak adına çıkardıkları ruhsuz,cansız,mantıksız bürokratik saçmalıkları yüzlerine çarptı.

"İki elin sesi var" sözü toplum arasında kabul görmesine rağmen nasıl oluyor da; sendika,dernek sözcüklerinin bozgunculukla bölücülükle veya en hafif yorumu ile içi boş sol bir jargonla eş tutulmasına duyduğu şaşkınlığını anlattı durmadan.

HAK aramak sözcüğünün Cenab-HAK tan bu kadar uzak bir eylemmiş gibi gösterilmesine isyan etti...

Gözünüz kapalı olarak tüm Fakir Baykurt küllliyatını cebren okutunuz efenim...
Ilk başlarda kitabı sadece hocam önerdi diye okudum sadece bitirmek için okudum ama sonra kitabın yarısına geldiğimde okadar çok beğendim ki bitsin istemedim herkesin okuması gereken kitaplardan biri;
Ankara'ya bağlı bir Alevi köyü olan Tozak Köyü'nde yaşayan köylülerin kendi emekleriyle sıfırdan oluşturdukları bir üzüm bağı için devlete karşı verdikleri mücadele yer anlatılıyor. Emeğin ne kadar kıymetli olduğunu hepimiz biliriz bilmesine ama devlet ne derse o olur. İşte tam da bu nokta da adalesizlik baş gösterir. Hayatında pek çok meyveyi tatmamış, pek çok nimetten mahrum kalmış insanlara bir üzüm bağı çok görülür.
O kadar çok sorun var okudukça insanın içi acıyor. Cehaletin insanı nasıl savunmasız bıraktığını anlatır mutlaka okumanızı tavsiye ederim
Yaşam boyunca gerek insanlar, gerek mekânlar iyi ya da kötü pek çok değişime maruz kalabiliyor. Değişmeyen tek şey değişimin kendisi denir ya hani, işte bu sözü haksız çıkarırcasına bazı olgular değişmiyor veyahut farklı bir formda yine gün yüzüne çıkıyor. Şimdi diyeceksiniz ki 'Ya hu bunun kitapla ne ilgisi var?". Fakirt Baykurt eserini 1960'lı yıllarda kaleme almış. Eserin son sayfasını da devirip şöyle bir düşününce o zamandan bu yana değişmeyen ne çok şey var dedim kendi kendime. Zulüm, haksızlık, adaletsizlik, cehalet, iyi niyeti suistimal... saymakla bitmez.

Eserin konusundan söz etmek istiyorum öncelikle. Ankara'ya bağlı bir Alevi köyü olan Tozak Köyü'nde yaşayan köylülerin kendi emekleriyle sıfırdan oluşturdukları bir üzüm bağı için devlete karşı verdikleri mücadele yer alıyor satırlarda. Emeğin ne denli kıymetli olduğunu hepimiz biliriz bilmesine ama devletin kılıcı da kıldan incedir. İşte tam da bu nokta da adaletsizlik baş gösterir. Hayatında pek çok meyveyi tatmamış, pek çok nimetten mahrum kalmış insanlara bir üzüm bağı çok görülür.

O kadar çok sorun vardır ki bu mücadelenin yanı sıra satırları okudukça insanın içi acıyor. Cehaletin insanı nasıl savunmasız bıraktığını, haklı olduğu halde hakkını aramaya çalışan köylülerin bir yığın evrak işleriyle devlet tarafından nasıl oyalandığını görüyoruz. Sonsuz bir sadakatle devletine bağlı bir milletin adaletsizliklerle çileden çıkmaması mümkün mü? Devlet sevgisinin nefrete dönüşmesi de cabası.

Fakir Baykurt, kaplumbağalar etrafında bir köyün direnişini gözler önüne sermiş. Bu dramı anlatırken de Tozak köylülerine özgü şiveye ve akıcı bir anlatıma yer vermiş. Bu şive doğrultusunda eser içerisinde şahsen benim hiç duymadığım tabirler yer alıyor. Neyse ki kitabın en arkasında yer alan "Romanda Geçen Kimi Sòzcükler" isimli kısımda bu sözcüklerin anlamlarına yer verilmiş.

Kitap buram buram doğallık kokuyor. Kimi zaman bağbozumu sırasında yapılan şenliklere dahil olmuş gibi, kimi zaman yıkanmak için bir sabun dahi bulamayan köylünün hüznüne ortak olmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Sürekli zor koşullarda çalışmakla geçen ve bu yetmezmiş gibi devlet memurlarının sömürülerine maruz kalan onlarca köylü... Bu satırları okuyunca Oğuz Atay misali 'Bat dünya bat!" diyesi geliyor insanın ya neyse.

Okumak için geç kaldığım bir eser ve yazar bana kalırsa. Içimizden, yaşadığımız hayatın gerçeklerinden bağımsiz olmayan ve hâlâ günümüzde dahi tekerrür eden olayları okumak istiyorsanız kitaba buyrun. Bir alıntı bırakalım ilham olsun:

"Kasabanın yolları taştan. Memurların ekini, orağı yok. Güneşi, sıcağı yok. Ay otuz, aylık doksan dokuz. Git köye yolluk, dön kasabaya yolluk! Avratların çok işi yok. Kıçlarını koymuşlar kapının taşına, sakız çiğnerler. Yedikleri önünde, yemedikleri ardında. Bir kocalarının keyfini çattırmaktan başka ne yorgunluk, ne sıkıntı. Esnafın işi de dalga. Tenekecininki tık tık. Berberinki kırt kırt. Yürümeden, yorulmadan, 'kölge'de! En zoru, hem de iyisi çiftçilik. Ama suyun olacak. Yeterli toprağın olacak. Atın, öküzün, motorun, mazotun olacak. Hem de Hazine diye, kesinleşmiş karar diye, imar, ihya, icar diye eciri misil diye sıkıntı vermeyecek bir hükümetin olacak. Bir devlet, baba bir devlet ki, herkesi evlat bilecek!"
Fakir Baykurt kesinlikle okunması gereken bir yazar.Cumhuriyetle gelen fakat şehirlerde kalıp köylere hiç uğramayan inkılaplara ; para , makam kimdeyse ona göre işleyen , yozlaşmış adalet sistemine ve siyasete bir gönderme niteliği taşıyan değerli bir eser.Sanırım insanlık tarihinde hangi dönem olursa olsun sorunlar hep aynı.
Anadolu bozkırlarında bir alevi köyü, köylünün yeni kurulan bir ülkeye adaptasyonu, devrimin memurları ve yufka yürekli bir adamın biyografi tadında anlatılan hikayesi.. Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu insanına ışık tutan ve muhteşem gözlem yeteneğiyle ortaya çıkarılmış bir klasik. Yavaş yavaş edebi tartışmalarda bile artık adı geçmemeye başlanmış, edebiyatımızın Don Kişot’u Fakir Baykurt.
"Sen bugün burayı böyle gördüğüne bakma Emin Beyim! Burayı adam eden köylüdür! Irıza'yla Battal önümüze düştü de, öyle adam oldu buralar!"

Anadolu'nun ot bitmez, çorak bir köyünü(Tozak) Rıza adında bir öğretmenin kontrolünde bağ ve bostan sahibi yapan bu eser, Anadolu köylüsünün tembel olmadığını aksine kendisine verilecek gerekli bilgiler ve olanaklar sonrası yaratıcı gücünü; yaşadığı şehrin hatta yaşadığı ülkenin güzelleşmesi için nasıl can başla kullanacağını bizlere göstermeyi amaçlamıştır.
Köylerine gelen üzüm satıcılarına boynu bükük bir şekilde bakan çocuklarının olması evresinden, kendi bağlarına sahip olduktan sonra ilk üzümleri "Saçı" diye eski bir gelenekle etrafındaki insanlara canı gönülden ücretsiz olarak dağıtma evresine geçen bir köyde toplumsal dayanışmanın -özellikle de imece usulü dayanışmanın- önemi vurgulanmıştır. Ancak mesele, sadece ot bitmeyen, çorak bir köye bağ yapmakla bitiyor mu? Kesinlikle hayır. Bu köylülerin yaptıkları bağ, kanuna göre devlet hazinesi olduğu için kendileri tarafından tekrar bozuluyor. Daha doğrusu bozulmak zorunda bırakılıyor. 6 yıllık bir emeğin konu edildiği Kaplumbağalar eseri, aslında köylü kesimin kendi vatanlarına, hükümetlerine, topraklarına olan bağlılıkları dile getirilmekle beraber kendilerinin farkında olmayan bir devlet yapısının toplum nezdinde hoşça karşılanmadığı ifade edilip bu anlayış eleştirilmiştir. Kitabı bitirdiğim zaman nedense Yakup Kadri'nin "Yaban" adlı eserindeki şu bölüm geldi akılma:
"Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin?"
Başkalarını yeni amaçlara alıp götüren sağduyu, bilinç ve hoşgörü, bizimkilerin kabuğuna neden işlemiyor? "Cahallıklarından , kapkara cahallıklarından. "Okuma yazmaları olduğu halde okumadıklarından! Sanattan, kültürden gıda almadıklarından! Aldıklarını eritemediklerinden ! Koşullanmışlar çağ gerisi tersliklere, küçük bencil rahatlıklara, çıkarlara; bir türlü kurtulamıyorlar. 51 sene öncesine ait bu sözlerden ders çıkaran pek olmamış ki günümüzde de malesef geçerliliğini hala korur nitelikte bu sözler. Fakir Baykurt eserinin önsözünde yazılı bu birkaç cümleyle beni eserine ve kendisine çekmeyi başarıyor. Esere başlamadan önce Fakir Baykurt'un hayatına göz atmaya karar veriyorum. Köy enstitüleri dönemine rastlamış bir yazar Fakir Baykurt. O sistemde eğitim görmüş biri. Bundandır belki köylüye böylesine değer verişi, köylüyü eserlerine böylesine işleyişi. Ya da köylü gerçeğin ta kendisi olduğu içindir kim bilir. Fakir Baykurt'a göre öykü, yazıldığı dönemin tarihsel, toplumsal renklerini, özelliklerini içermeli az da olsa belge işlevi yüklenmelidir. Gerçekten de bunu yansıtabilmiş bu eserinde. Eser , Ankara'nın alevi köylerinden olan Tozak köyünde geçmekte. Tozak köyü sakinleri Purluk denen arazinin altının purluk taşıyla kitli olduğunu sanır ancak köyün eğitmeni Rıza bunun böyle olmadığını anlar . Köyün muhtarı Battal ve Kır Abbas ile el ele verir. Köylüyü de önüne katarak beraber bir üzüm bağı kurarlar. Tam bağın sefasını sürecek iken hükümet tarafından beklenmedik bir şekilde şaşkına uğrarlar. " Hökümetimiz en iyisini bilir " diyen bu insanlar bu olaydan sonra hükümete yazarın deyimiyle " nefret olurlar. " Eseri okudukça günümüze itafen yazılmış, günümüzle oldukça bağdaştırdığım yerler oldu . "Ulusun milletin beşiği köyler değil mi? Bu kaynağı kurutup nerede üreteceksin milleti? Köyü söndürdün mü memleket söner Emin Bey'im! " diyor bir bölümde. Artık üretmiyoruz aksine gidip tüketmeye başladık . Nereye kadar gider bu tüketen toplum bilemiyor insan. Toplum tükenene kadar tüketmeye de devam edilecek gibi görünüyor. Okumaya tenezzül edenler artsa da bu konu da bilinç de artsa keşke . Eserde günümüze itafen olduğunu düşündüğüm bir başka bölüm ise " Biz konu komşu, karı koca, emmi dayı, hep birbirimizle takıştık, bu yüzden başımıza gelen belaları def edemedik! Siz takışmayın! Verin sırt sırta, tutun el ele; her hakkınızı hak edin, bizim çektiğimizi çekmeyin. " bölümü idi. Bu cümleler üzerine fazla bir şey söylemeye gerek duymuyorum yazar yeterince açık belirtmiş zaten . Son olarak kaplumbağalara deyinmek istiyorum. Sembolik bir dil kullanıldığı için bu eserin adının neden kaplumbağalar olduğuna dair de farklı çıkarımlar yapmak mümkündür. Kaplumbağalar belki açlığa dayanıklılıkları nedeniyle yarı aç yarı tok , gece gündüz demeden çalışan köylüleri simgelemekte , belki de ağır ağır işleyen hükümeti simgelemektedir . Kararı kitabı okuyunca siz verirsiniz . Keyifli okumalar dilerim :)
Fakir Baykurt'un okuduğum ilk romanı. çok sevdim. Bizden içimizden bir hikaye. Ve sanki o köyden o hikayenin içinden biri anlatıyor size. Unuttuğumuz bir çok gelenek, töre, akide bizi olan bizim ait söz, davranış davranış dökülüyor önünüze sayfalarca.
İnandıklarına aykırı düşen inançlara tahammül edemeyenlere gelsin...
Yok beyim, ne kusuruna bakalım! Kusur bizim. Kanun mu? Bilmiyoruz ki; cahillik var işin ucunda. Kanunlar sizin, hepsini siz bilirsiniz! Kalkın arkadaşlar!
- Devlet bize ne yapıyor ?
- Ne yapsın daha ? Altı ay sonra yeni bir vergi çıkartır. Öteberiye zam yapar.Daha nasıl düşünsün devlet sizi ? Dünyayı kalbura koyup eleseniz böyle devlet, hökümet bulabilir misiniz?
Gecenin düşleri, gündüzün işlerinden, gündüzün belasından daha çok yoruyor, daha çok eziyor Tozaklıları.
“Çoğu, içinde bulunduğu çukurun farkında değildi. Toprak damlı yoksul evlerinde, kendi yaşadıklarından daha iyi, daha değişik bir yaşamadan haberleri varsa bile, pay istekleri yoktu. Yüzlerce yıldır sürüp gelen sömürü düzeni yeni bir hızla iyice uyutmuştu hepsini.”
İğne battı
Canımı yaktı
Kanatlı kuş
Kağnıyı koş
Kağnıların tekeri
Ankara'nın şekeri
Tap tup
Hap hup
Elimi öööp!
Kaya Dibi Kar İmiş,
Gün Doğmadan Erimiş,
Yüz On İki Meyve İçinde,
En TatLısı Yar İmiş...

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kaplumbağalar
Alt başlık:
100 Temel Eser M.E.B. Tavsiyeli
Baskı tarihi:
Kasım 2006
Sayfa sayısı:
368
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750403910
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Literatür Yayıncılık
Tozak köyü şu koca yeryüzünde, kıyıda köşede kalmış bin yamalı bir yoksul yorganı, alabildiğine kurak, bakımsız, unutulmuş. Ahalisi desen günümüz köylüsü: Hâlâ devletten medet uman, "Hökümetimiz en iyisini bilir" diyen, cahil, kaba saba ama bir o kadar çalışkan, sahici ve vicdanlı. Köyün Eğitmen Rıza'sı, Muhtar Battal'ı ve akıllı delisi Kır Abbas'ı gün olur akıl yürütür, el ele verir, köylüyü de peşine takıp bir bağ kurar, hem de taşlı bir tarlada, bin bir emekle, özveriyle ve gece gündüz çalışarak. Tam ağızları üzümlerle tatlandı, yürekleri umutla doldu derken, hiç ummadıkları bir anda hükümetin tokadını yerler... ama ne tokat! Bir anda, bürokrasinin çarkında bir çapak olup çıkarlar. Hak hukuk ararlar aramasına ama neyin hakkı, neyin hukuku?

Mazimizde yer etmiş ama bugün hala varlığını sürdüren sorunlara değinen, yalın ama zengin bir dille yazılmış, özgün ve aydınlık bir edebiyat eseri olan Kaplumbağalar, yaratıcı ülkemiz köylüsünün olduğu kadar, onun bürokrasi karşısındaki çaresizliğinin ve cehaletinin de hikayesini anlatıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 355 okur

  • Hilal Özkan
  • Mahmut F. Çingay
  • Yaşar
  • Gizem Nur Aslanpay
  • Deruni
  • Busra Tpz
  • Samet KURT
  • Songül
  • Roller Coaster
  • Aleyna Erbil

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.2
14-17 Yaş
%3.7
18-24 Yaş
%14.7
25-34 Yaş
%38.2
35-44 Yaş
%25.7
45-54 Yaş
%11.8
55-64 Yaş
%1.5
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.4
Erkek
%36.6

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.7 (28)
9
%24.8 (26)
8
%28.6 (30)
7
%12.4 (13)
6
%4.8 (5)
5
%1.9 (2)
4
%0
3
%1 (1)
2
%0
1
%0