O anı çocuklarım dünyaya gelmeden önce seçmeliydim çünkü sonrasında ölme seçeneğimi kaybettim. Saçlarının güneşin altında yo- ğunlaşan ekşi kokusu, geceleyin bir kâbustan uyandıkların- da sırtlarındaki terin kokusu, dersten çıktıklarında ellerinin tozlu kokusu beni yaşamak, kirpiklerinin gölgesine hayran kalmak, bir kartopundan heyecan duymak, yanaklarından yuvarlanan bir damla gözyaşıyla altüst olmak zorunda bı- raktı ve hâla bırakıyor. Çocuklarım bana bir yaranın üze- rine üfleyip acıyı yok etme, telaffuz edilemeyen kelimele- ri anlama, evrensel gerçeklere tutunma, bir peri olmanın münhasır becerisini verdi. Onların kokularına tutkun bir peri olma becerisini...
Çocukluğumda savaş ve barış zıt anlamlı iki kelimeydi. Buna rağmen Vietnam ateş altındayken barış içinde yaşa- dım ve savaşı ancak Vietnam silahlarını bıraktıktan sonra tanıdım. Ben aslında savaş ve barışın bizimle dalga geçen iki dost olduğuna inanıyorum. Hoşlarına gittiğinde, işle- rine geldiğinde, bizim onlara atfettiğimiz tanımdan ya da rolden şüphe duymaksızın bize düşman gibi davranırlar. Dolayısıyla bakışlarımızın yönünü seçmek için birinin ya da diğerinin görünüşüne aldanmamak gerekir. Zamanın, anın rengi ne olursa olsun bakışlarını korumayı becerebil- miş bir anne ve babaya sahip olma şansına sahiptim.
Annem Saygon'da sekizinci sınıftayken karatahtada yazılı olan atasözünü bana sık sık hatırlatırdı: Đời là chién trận, néu buón là thua. Hayat, kederin yenilgiyi peşine taktığı bir çarpışmadır.
Oğlum Henri'nin kendi dünyasına hapsolduğunu söylediklerinde, sağır ya da dilsiz olmamasına rağmen onun da bizi duymayan ve bizimle konuşmayan çocuklardan biri olduğunu doğruladıklarında ne bağırdım ne ağladım. O da uzaktan, dokunmadan, kucaklamadan, gülümsemeden sevilmesi gereken o çocuklardan biri çünkü onların her bir duyusu sırayla tenimizin kokusundan, sesimizin yüksekli- ğinden, saçlarımızın dokusundan, kalbimizin gürültüsün- den rahatsız oluyor. Her ne kadar armut kelimesini mu sesinin tüm ahengi ve hissiyle telaffuz edebilse de muhte- melen bana asla sevgiyle anne diye seslenmeyecek. Bana ilk defa gülümsediğinde niçin ağladığımı asla anlamayacak. Onun sayesinde her bir neşe kıvılcımının bir takdise dö- nüştüğünü ve peşinen yenilmez olduğunu bildiğim otizme karşı her zaman mücadele edeceğimi bilemeyecek.
Peşinen yenik, çırılçıplak soyulmuş, yararsızım.
Cennet ve cehennem gemimizin midesin- de sarmaş dolaş olmuştu. Cennet hayatımızda bir dönüm noktası, yeni bir gelecek, yeni bir hikâye vaat ediyordu. Cehennem ise korkularımızı açığa çıkarıyordu
Rüyalarımızın ahşap döşemenin eğiminden akıp git- riği tüm o gecelere rağmen annem bizim için bir gelecek hayal etmeyi sürdürdü. Kendine bir suç ortağı bulmuştu. Adam genç ve ve kesinlikle saftı çünkü günlük hayatımızın tekdüze boşluğunun ortasında neşesini ve kaygısızlığını göstermeye cesaret edebiliyordu. Annemle ikisi bir İngiliz- ce sınıfı açtılar. Artık sabahlarımızı onunla birlikte hiçbir şey anlamadan, kelimeleri tekrar ederek geçiriyorduk. Oysa hepimiz bir randevudaydık çünkü adam kamptaki iki bin kişinin pisliğinin biriktiği açık çukurların uzağında, yeni bir ufuk görebilmemiz için gökyüzünü kaldırmayı beceri- yordu. Onun yüzü olmasaydı sivrisineklerden, solucanlar- dan, mide bulandırıcı kokulardan yoksun bir ufuk hayal edemezdik. Onun yüzü olmasaydı her öğleden sonra yiye- ceklerin dağıtıldığı saatte yere fırlatılan bayat balıkları gün gelip de yemeyeceğimizi hayal edemezdik. Onun yüzü ol- masaydı hayallerimize ulaşmak için ellerimizi onlara doğru uzatma isteğimizi kesinlikle kaybederdik..