Bütün şurada gördüklerimiz de… Bütün bu aile babaları… Sağa sola eğilip bükülen, bir saldırıda sarayı alan bütün bu adamlar… Vatanseveriz diyorlar… Falan, filan diyorlar… Aslında çiftlik… Bütün bu vatanseverlerin bütün derdi birer çiftlik sahibi olmak… Para için analarını satarlar, babalarını satarlar, hatta Tanrı’yı bile satarlar… Namussuz muhterisler, iki yüzlüler!
“Ya gelecek?” der dostları, “geleceğini hazırlamak büyük ölçüde elinde olduğuna göre, alıklığın gereği ne?” Gençliğindeki kadar umursamaz değil artık bu “gelecek” konusunda. Gene de yıkımın -geldiğinde- her türlü hazırlığı yaya bırakacağına, ya da anlamsız kılacağına inanır.
Yaşam durmadan çözülüp bağlanan, dağılıp toparlanan, bununla birlikte aynı biçimden, kalıptan, karşılıklı konum düzeninden bir ikinci kez geçmeyen bir gidişse, anılarımızı pehpehleyelim, anlatalım, kullanalım canımız istiyorsa; ama onlardan koltuk değnekleri çatmayalım kendimize.
Yazı, kendini söyler; söylemediğini yok eder. Bir de ara bir yol olarak, yok ettiklerinin bir bölüğünü sezdirebilir. Sezdirdikleri “var” değildir ama “yok” da değildir. Yazının alacakaranlığı, çok üretici olabilir…