Konstantiniye'ye geldiğinde elinde bir kabul fermanıyla doğruca dilenciler loncasına gitti. Bu garip mekanda , ilk bakışta diğer meslektaşları tarafından Hüsnü kabul görür gibi oldu. Ona bir hoş geldiniz ziyafeti verilmiş ve önüne bir tas kebabı çıkarılmıştı. Bütün yemeği iştahla yiyip üstelik bir de tencereyi ekmekle sıyırdığında, o zamanki dilenciler kethüdası pis pis sırıtarak ona, tas kebabındaki etin domuz eti olduğunu, bilindiği gibi bu eti yiyenin duasının kabul olunmayacağın,ı dolayısıyla kendisinin artık duası gayrimakbul bir dilenci olduğunu anlattığında duyduklarına inanamadı. Kendisine yapılan bu şaka onun ekmeği ile oynamaktı. O kadar kızdı , o kadar kızdı ki, korkuyla bakan konstantiniye dilencilerine, " ömrünüz ah edip vah işitmekle geçsin, burnunuzun sümüğüne bereket olsun, mekanınızda baykuşlar banlasın, gömleğiniz alev olsun, her parçanız bir kurdun ağzında kalsın, Allah size uyuz versin de kaşınacak tırnak vermesin, kefeniniz Kara bezden olsun, iki gözünüz bir delikten baksın, Sur üflendiğinde hiçbiriniz duymasın" diye ezberindeki duaları okumaya başladı. Dilenciler bu beddualar ya tutarsa diye o kadar çok korktular ki, kendilerini affettirmek için o gün kazandıklarını yeni pirlerine verdiler. Ancak domuz artık bir kez yenmişti, böylece, bağdat'tan gelen bu dilencinin adı Hınzıryedi olarak kaldı.