Eğer öz varlığımın bilincine varabilseydim, kendime yakıştırdığım kişiliğin gereklerine göre davranmayı bir yana bırakır ve böylece öz varlığımı bulurdum. Olduğumu sandığım, ikici ben kendimi tanımama bir izin verse, öz varlığımın karşıtların uzlaşması, ikilik ötesi tam, bölünmez, gerçeğin tümüyle özümsenip yaşanması olduğunu anlardım.
“İsa’dan önce Anka adı verilen lanet, saçma bir kuş vardı. Her birkaç yüzyılda bir, bir odun yığını kurup kendisini yakardı. İnsanın ilk kuzeni o olmalı. Fakat her kendini yakışında, küllerden fışkırarak yeniden doğardı. Görünüşe göre sanki biz de defalarca aynı şeyi yapıyoruz, fakat bizim, Anka’nın hiç yapmadığı lanet bir şeyimiz daha var. Yaptığımız bu kahrolası saçmalığı biliyoruz. Binlerce yıldır yapmakta olduğumuz kahrolası lanet şeyleri biliyoruz. Bunları bildiğimiz için ve hep görebileceğimiz yerlerde oldukları için, bir gün belki lanet ölüm ateşlerini yakarak kendimizi onun içine fırlatmaktan vazgeçeriz. Her nesilden birkaç kişiyi daha hatırlamaları için seçeriz.”
“Büyükbabam, herkes öldüğü zaman geride bir şey bırakmalı, derdi. Bir çocuk, bir kitap, bir resim, bir ev, yapmış olduğu bir duvar ya da bir çift ayakkabı. Ya da ekili bir bahçe. Ellerinin bir şekilde dokunduğu ve ruhunun öldüğün zaman gidebileceği bir şey, öyle ki insanlar senin diktiğin ağaç ya da çiçeğe baktığı zaman seni orada görebilsinler. Ne yaptığın önemli değil, derdi, yeter ki sen ellerini onun üstünden çektiğin zaman, ona dokunduğun zamanki halini değiştiren bir şey yapmış olasın. Otları sadece biçen bir adamla, gerçek bir bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Otları biçen bir adam orada hiç bulunmamış gibidir, fakat bahçıvan ömür boyu oradadır.”