"İşte arkadaşlar, aklın olağanüstü gelişimini yalnızca seçkin insanlar için düşünebiliriz; ondan sonra da ister onların önünde saygıyla eğiliriz -onların bunu isteyeceğini pek sanmam ya- istersek onlara acırız... Şimdi de dönüp, 'aydın kesimi' dediğimiz kendimize bir bakalım. Bildiğiniz gibi bizleri edilgenlikle, uyuşuklukla suçlarlar; bizim eylem değil, söz ve düşünce adamı olduğumuzu, yaşamı etkileyecek bir gücümüzün bulunmadığını, kısacası yeryüzünde yeni bir yaşam kurulması savaşımında işe yaramaz yaratıklar olduğumuzu ileri sürerler. Ben bu savların doğruluğunu kabul ediyorum, çünkü bunları ileri sürenler gene aydınların kendileridir. İnsanın kendi kendini suçlaması içtendir, acıklıdır, hatta bazen de öfke eseridir ama her zaman doğrudur. Evet, bu savların doğ ruluğuna bütün yüreğimle inanıyorum! Bizler, ne yazık ki, acınası, zavallı insanlarız. Böyle söylediğim için bağışlayın beni. Hem sayıca öylesine çokuz ki! Kelle hesabıyla koca bir ordu oluşturabiliriz. İçimizde nice iyi, soylu istek vardır. Ağzımızdaysa bir yığın laf... Ama bir iş yapmaya gelince isteğin zerresi yoktur. 'Zerresi yok' demekle kendimize haksızlık etmeyelim. Yazdığımız bunca romanlar, makaleler, çıkardığımız dergiler içeriği bakımından ancak incir çekirdeğini doldurur. Kimimiz yazarız, kimimiz okuruz; okuyanlar tartışır, tartışanlar ise yazılanları unutur... Düşüncelerimiz geriye gitmemişse eğer, aynı yerde sayıyordur. Bildiğimiz çarpık yürüyen yengeç avını yakalar, çirkin turnabalığı işini pek güzel becerir, oysa bizim kanadı kırık güzel kuğumuz tünediği yerde o son ölüm şarkısını söyler, hem de hakkını yemeyelim, en acıklı, en dokunaklı sesiyle... Bizim aydınlar bol içkili bir şölene konmadıkları halde sarhoşluktan başları döner durmadan. Bizim yaşamdan aldığımız tat nedir ki? Daha doğrusu