Tevhid, Allah dışındaki bütün güçleri tanımama, boyun eğmeme, onlara karşı çıkarak inkâr etme eylemi olduğundan, iktidarları elinde tutan sömürücü ve işgalci güçler, menfaatleri açısından tabii olan sömürü kanunlarına ters düşen bu devrimci harekete; sömürünün âleti olmaktan öteye gidemiyen resmî din vasıtasiyle karşı çıkıyor, savaşıyorlardı.
Mekke'nin ileri gelen kapitalistlerinden olan Ebu Cehil'in zoruna gidiyordu kendi kanununun köleleştirdiği insanların, bir başka kanunla kölelikten çıkarılmaları, bu kölelerin vatandaş statüsü bakımından da olsa kendi seviyelerine çıkarılmaları, hatta kendilerinkine zıt olarak gelişme gösteren bu korsan kanuna göre de onlardan üstün tutulmaları. Mekke'deki hakim güçler hazmedemiyorlardı bu gelişmeleri.
Gördüğümüz gibi, İslâm'ın tevhid akidesi, yâni inancı, inkârla başlıyor işe... Allah dışında, iktidar sahibi olup ilâhî ahkâma ters düşen bütün yönetimlere "lâ(hayır)" deyip, onları inkâr etmek, kabul etmemektir tevhid. Onun içindir ki bir insan bazı şeyleri inkâr etmesini bilmiyor; bütün zulüm ve istibdadlara rağmen, müteğallibe sınıfa, ya da sınıflara "dur!" deme cesaretini gösteremiyor, şahsiyetini ortaya koyamıyorsa, artık o insanın, insanlık davasına girişmesi hem beyhude, hem de muhâldir.
Sadece şahsiyet sahibi olan insanlar zulüm ve istibdâdlardan rahatsız olduklarındandır ki, zulüm çeken insanları hürriyetlerine kavuşturmak için hayatlarını ortaya koyarlar!...
İşte Hz. Muhammed(s.a.s) İslâm'ın bu kanunu ile insanlara şahsiyetlerini kazandırmak istiyordu ki, tevhid ve onun mücadelesi budur