Zihnimin ilk günündeyim ya da belki de zihnimin tam kendisiyim; bildiğim tek şey, hissettiklerimin artık eski bir dost olmadığı. Her zaman yalnızlığı tercih ettiğimi, ondan haz duyduğumu ve kalabalıkların gürültüsü yerine kendi kimsesizliğimde bir hükümdar gibi hüküm sürdüğümü söylerdim. Fakat şu an içinden geçtiğim bu ıssızlık, o bildiğim huzurlu liman değil.
Bu kez yalnızlık, adresi olmayan bir kayboluş gibi... Boşlukta salınan, kütlesiz ve yönsüz bir cisim gibiyim. İçimde bir yerlerde kendime ait olmadığımın o korkunç "nedensizliği" var. Ne bir gaye, ne bir emel... Sadece beni aşağı çeken, ruhumu emen bir haksızlık hissi.
Ölümün Gölgesi
Yalnızlığımın o eski ihtişamına ne ara ölümün korkusu düştü? Daha yaşayacak vaktim varken, bir engerek yılanı gibi üzerime çöken bu kapkara bulut da nesi? Bu bulut sadece içime değil, her zerreme, her hücreme sindi. Bir gün çekip gideceğimi biliyorum ama nasıl gidileceğini bilmemek, ölümün benden alacaklarını düşünmek beni dilsiz bir korkuya hapsediyor.
Faydasız Kalabalıklar
Etrafımda en sevdiklerim olsa ne çıkar? Bu engerek yılanıyla benim yerime muhabbet edebilirler mi? O kapkara bulutları dağıtmaya güçleri yeter mi? Sanmam. Yalnızlık, ölüm korkusuyla birleştiğinde artık bir tercih değil, korkunç bir buhrana dönüşüyor.
Şu an her hareketim beyhude, her çabam kıymetsiz görünüyor. Belki de bu hisler beni sadece şu ana mahkum eden geçici birer pranga. Kim bilir; eğer yarına çıkacak bir ömrüm, ölümün vaktini unutacak kadar taze bir umudum kalırsa, yarın her şey farklı olabilir.