Hakikat ile Sanrı Arasında: Tenin Mülkiyeti
Hiç aşk acısı çekmedim; zira aşkın o çokça övülen, kutsanan mahiyetine dair en ufak bir fikrim yok.
Etrafta bir gürültüdür gidiyor: Aşkın bir coşku patlaması, nefesi kesen bir soluk ya da buzun içindeki o harlı ateş olduğu söylenip duruyor. Oysa mesele, bu romantik ağdalardan çok daha yalın ve bir o kadar da hoyrat... Mesele, bir tenin bir başka tene inkılap etme arzusundan ibaret. Yani onu kendine mülk edinme çabası.
Tüm o feryat figan, aslında bu hayali mülkiyetin yegane sahipliğini, kendi kifayetsiz bilincinde tanrılaştırma uğraşından başka nedir ki?
Aşk acısının o yıkıcı olduğu iddia edilen hükümranlığına karşılık; dışarıda gerçek savaşlar, somut ölümler ve keşmekeş bir hayat akıyor.
Ne idüğü belirsiz bir geleceğin rüyasını bugünden gören, cibiliyetsiz bir divane olma kehanetine çoktan erişmiş kalabalıklar var.
Bütün bu hengame içinde bir kadının, bir erkeğin göz bebeklerinde kendi yansımasını arayan o muhtaç ifadesi; onunla yolda yürüme arzusuyla birleşince, yapısal varoluşuna gerçekten yeni bir kimlik mi kazandırıyor?
Asla.
Bilakis; mevcut kişiliğinin o defolu, yamalı taraflarına; karşısındaki erkeğin sözlerinden, parmak uçlarından ve kirli sakallarından sızan o tekinsiz imge, sadece "tentürdiyotsuz bir yara bandı" vazifesi görüyor.
Siz hiç aşık olup da geleceği inkar etmeyen, gerçeği olduğu gibi kucaklayan birini gördünüz mü?
O an kadının zihin atlasında çöller serap değil vaha, buzullar savana, hırçın okyanuslar ise dingin bir şelale gibi görünür.
Fakat bu illüzyon, bir tükenmişliğin ve ruhsal yetersizliğin nişanesi değil midir? Şekersiz bir çaya, şekerli bir bisküviyi bandırma münasebetsizliğinin ta kendisidir bu.
Biliyorum, şimdi bu satırlara itiraz ediyor, "Hayır, öyle değil!" diye haykırıyorsunuz. Hatta