Hayatı, nefes nefese peşinden koşulacak bir serüven, ele geçirilmesi gereken vahşi bir ganimet sanmıştım.
Ben kovalayacaktım, o kaçacaktı; her ne pahasına olursa olsun izini sürecektim.
Peki, ya o menzile varsaydım? Hayata gerçekten "erişseydim" ne olacaktı?
İşte bu sorunun boşluğu, bilincimin en kuytu köşelerinde yankılanıyor.
Şimdi anlıyorum ki; hayata erişmek, aslında buzdan bir kütleye dönüşmekmiş.
O noktada tüm hayato gözenekler tıkanıyor, belleğin taze bahçeleri çöl gibi kurumaya başlıyor.
Zira hak ettiğim şey hayata "erişmek" değil, hayatın içinde "akmakmış."
Hayatta kalmak, yalnızca bir bedenin ağırlığını taşıması değil; bilincin o bedene sadık bir dost gibi eşlik etmesi ve senin bu bütünlüğü şefkatle kucaklamanmış.
Gerçek hazine; tabiatın dilsiz bir parçası, bir topluluğun hayati bir uzvu olabilmekteymiş.
Hep şikayet ettiğimiz o biteviye süreçler, her günün bir öncekinin aynısı olduğu o "tekdüze" dediğimiz anlar...
Meğer rutin, ruhun sığınabileceği en büyük nimet, en derin huzurmuş.
Sürekli inip çıkan umutların yorgunluğu, yok olma endişesinin getirdiği o zifiri belirsizlik ve yarını görememenin yarattığı o amansız korku; rutinin sağladığı güvenin yanında meğersem büyük bir kayıpmış.
Uzaktaki bir ışığın, seni canlılığından ve bilincinden koparacağını işaret etmesi kadar ağır bir yük yokmuş.
Bu, uçsuz bucaksız bir okyanusta berrak bir damla ya da devasa bir ormanda mağrur bir dal olmak varken; kendi kuytundaki ıssızlığın dehlizinde, karanlığa mahkum kalmak gibiymiş.
Oysa o küçümsenen rutin; kalabalığın güvenli akışında yer bulmak, mevsimlerin döngüsüne şahitlik etmek ve kuşların cıvıltıları altında "şimdi"de ikamet etmekmiş.
Asıl büyük servet, hayatı kovalamak değil, o sessiz ve vakur akışın kalbinde atmaya devam edebilmekmiş.
14 Nisan 26
Salı