Kitap o kadar güzeldi ki... Yaşayarak okuduğum bir kitap oldu.
Kitabın ana kahramanı Edmond Dantés.Kendisi gemici olan,iyi ve dürüst bir insan.Hayatta görmeye alışık olduğumuz, kötülerin kazanıp iyilerin kaybetmesi durumunu, acımasız bir şekilde yaşayan bir gemici...Kitabın geçtiği dönemdeki tarihsel olaylarla harmanlanmış,bu olayların etkisinde gelişen bir kurguya sahip.Bonopartçı ve Kralcı olanlar arasında çıkan bir savaşın kurbanı olan Dantés,sadece kendi çıkarlarını düşünen insanların elinde değersiz ve kolayca harcanabilecek biri olarak görülüyor.Sevdiği kadınla nişanlanacağı,o değerli günde,insanlığın karanlık ve kötü yüzünden tüm bu hayalleri If Şatosu'ndan aşağı atılıyor.19 yaşında girdiği hapishaneden 33 yaşında kurtuluyor.Burada geçirdiği tüm süre boyunca insanların ve dünyanın ne kadar kötü olduğunun farkına varıp Tanrı'ya sığınıyor.Artık karanlığın işlemediği o adam buna sebep olanların peşine düşmek ve ilahi adaleti yerine getirmek istiyor.
Edmond Dantés gibi bir gemicinin bir konta dönüşmesine varana kadar tanık olduğumuz bu uzun yolculukta düşünmemiz gereken çok şey oluyor.Ölümün, yaşamanın, acımasızlığın ve intikam duygularının net bir şekilde hissedildiği bu kitaptan öğrenilecek çok şey var.Hiçbir kötülük cezasız kalmaz.
Esaretin Bedeli filmindeki o replikteki gibi "Hâlen daha hayattaysan umut var demektir."
Kitabın son cümlesi de Monte Kristo Kontu'nun tüm hayatı gibiydi: beklemek ve umut etmek.
"Ölüm kendisiyle iyi mi kötü mü ilişki kurduğumuza göre ya bizi yavaşça beşikte sallayan bir sütanne gibi dosttur ya da ruhu bedenden şiddetle söküp alan bir düşmandır."