Julia Pardoe, Küçüksu'daki pikniklerini anlattığı bölümün devamında orada karşılaştığı Türk kadınlarından gördüğü misafirperverlikten de bahsetmeyi ihmal etmez." Onların cana yakın davranışlarından o kadar hoşnut kalır ki, Osmanlıda yaşayan Batılı hemcinslerinin Türk kadınlarıyla yakın ilişkiler kurmadıklarını, aslında insani ilişkiler geliştirmenin öteki'ni daha doğru anlama konusunda ne kadar etkili olduğunu vurgular. Küçüksu'da piknik yapan kadın gruplarının arasında bayan arkadaşıyla dolaşırken Türk kadınlarıyla kurdukları iletişimi şöyle anlatır:
Şunu kabul etmeye mecburum ki Avrupalı hanımefendiler den oluşan bir meclis kendi aralarına iki yabancı kadını Küçüksu'da geçirdiğimiz gün boyunca beni ve arkadaşımı Türk kadınlarının karşıladıkları gibi-sıcak bir şekilde kabul etmezlerdi. Etrafta dolaşan gâvurlar (kendi ifadesi) her yer de tebessümle karşılanıyorlardı, biraz daha fazla kalmaları ısrar ediliyor ve sofraya buyur edilip yemeklerden ikram ediliyordu. Kısacası onlara sanki ilk defa gördükleri ve belki de bir daha göremeyecekleri kişiler gibi değil de arkadaşları gibi davranıyorlardı.
Aslında, Batılı bir kadın, Türk kadınlarıyla münasebet kurmayı önemli görürse her zaman böyle bir samimiyetle karşılanacağından emin olabilir. Türk kadınlarının bu nezaketi ve incelikleri de her zaman Batılı kadınlar tarafından memnuniyet gösteren bir gülümsemeyle karşılık bulacaktır. Fakat İstanbul'da yaşayan Avrupalı kadınlar çok nadir bir Osmanlı ailesiyle irtibat kurarlar ve çoğu kez bana Türk kadınlarından çekinip çekinmediğim bile soruldu!
Daha sonra Pardoe, Küçüksu'da irili ufaklı kadınlarıyla güzel havada geçirdiği hoş bir günün ardından Türklerin Batıdaki kötü imajını eleştirerek şunları söyler:
Bu gerçeğe [Türk kadınlarının cana yakınlığını kastediyor) Küçüksu'ya
İNGİLİZ KADIN SEYYAHLARIN notlarında değindikleri bir diğer ilginç nokta ise Osmanlı kadınının özgürlüğünün sembolik göstergesi olarak yorumladıkları 'çedik pabuç âdeti'dir. Lady Montagu, Sophia Poole ve Julia Pardoe'nun da aralarında bulunduğu pek çok kadın seyyah harem kapısının önüne evin hanımının koyduğu sarı sokak pabuçlarının, kadınlara kocalarına karşı kendi kişisel alanlarını koruyabilme gücü verdiğini belirtirler.
Bu çedik pabuç âdeti kadının meşgul olduğunun, müsait olmadığının ya da misafir ağırladığının, kısacası kocasının müdahalesi olmadan, kendi başına kalmak istediğinin işaretiydi. Harem kapısında pabuçları gören koca ise kesinlikle kadının alanına müdahale edemez; eşinin kendisinin müsait olduğunu bildirmesine kadar selamlıkta beklerdi. Bu âdet kadının kişisel alanına eşinin duyduğu saygının bir göstergesi olmasının yanı sıra, aşağıda Pardoe'nun seyahatnamesinde detaylı bir şekilde anlattığı şekilde, haremde saygı ve ahlak kurallarının gözetildiğini vurguluyordu. Bunun yanında çedik-pabuç ádetí o dönem Avrupalı erkek yazarlar arasında yaygın olan 'erkeklerin cinsel isteklerine amade şehvetli harem kadınları algısının da yanlışlığını ortaya çıkarmaktadır. Pardoe 'çedik-pabuç adetini' şöyle tarif eder:
Bir Türk erkeğinin istediği zaman eşlerinin apartmanlarına girme hakkı yadsınamaz bir gerçek olmasına rağmen, Türk erkeği, neredeyse diyebilirim ki, bu hakkını hemen hemen hiç kullanmaz.
OSMANLI KADINININ kocasına karşı sahip olduğu bu haklar, o dönem Batılı kadınını şaşırtmış ve kendi durumlarını hemcinslerininkiyle karşılaştırma refleksi doğurmuştur. Hatta bazı kadın seyyahlar Osmanlıdaki kadınların olumlu koşullarını kendi toplumlarındaki evli kadınların durumunu eleştirmek için de kullanmışlarıdır.
Ondokuzuncu yüzyıl Avrupasında evin erkeği
İstanbul'da üç yıl süreyle kalan İngiliz asıllı Kolonel Charles White 1845 yılında yayınlanan Three Years in Constantinople (İstanbul'da üç yıl) adlı seyahatnamesinde, Osmanlı da çokeşlilik konusuna değinir:
Çok az ailede bir adamın birden fazla resmi nikâhlı eşi var. Çok az diyorum çünkü başkentte çokeşliliğin yüzde beş oranına bile yaklaşmadığı inkâr edilemez bir gerçektir. Devlette üst düzey görevliler ve çok zenginler haricinde çok nadir görülen bir olaydır ki hatta bu kesim için bile çokeşlilik bir istisna teşkil eder... Nüfusun devam eden artışım sağlayan orta ve alt sınıfa mensup halklar için ise çokeşlilik tamamen olağandışı bir olaydır. Bu ne kişilerin eğilimlerine kapasitelerine uyar, ne de maddi kapasitelerine.
Aynı şekilde, Halil Halid A Diary of a Turk, (Bir Türk'ün Günlüğü) adlı kitabında Doğudaki kadınlar ve çok eşlilikten bahsettiği bölümde, erkeklerin eşlerine karşı yerine getirmekle mükellef oldukları pek çok sorumluluğun olduğunu belirtir. Çokeşliliğin Osmanlı toplumunda aşağıda sıraladığı nedenlerden ötürü yaygın olmadığından bahseder:
Din, kanun ve gelenekler erkeklere eşlerine karşı yerine getirilmesi gereken pek çok sorumluluk yükler. Dürüst bir adam bu sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır ve aslında birden fazla karısı olan koca olarak bu sorumluluklarını layıkıyla yerine getirebilen çok sayıda erkek bulmak zordur. Osmanlı İmparatorluğu'nun pek çok yerinde kadın nüfusunun erkek nüfusunu geçmediği kanıtlanmıştır; sadece bu bulgu bile Ingiltere'de Osmanlıda yaygın olduğu sanılan keşlilik düşüncesinin saçmalığını göstermeye yeterlidir.
Onsekizinci yüzyıl başlarında İstanbul'da konsolos eşine eşlik eden Lady Montagu ise gözlemlerine dayanarak çokeşliliğin Osmanlıda yaygın olmadığını belirtir. Ayrıca haremde bulunan her kadının evin