Saat dört.
Ağzıkara- Söğütlüdere mıntıkası.
12'nci piyade fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta,
eller yakında, makanizmalar üzerinde,
herkes yerli yerinde.
Tabur imaımı
mevzideki biricik silahsız adam
ölülerin adamı,
kıbleye doğru kırılmış bir söğüt dalı dikerek
durdu boyun büküp
el kavuşturup sabah namazına.
Altı Ağustos emri verilmiştir.
Birinci ve İkinci Ordu, kıtaları, kağnıları, süvari alaylarıyla yer değiştiriyordu, yer değiştirecek
98.956 tüfek
32 5top
5 tayyare
2.800 küsur mitralyöz
2.500 küsur kılıç
ve 186.326 tane pırıl pırıl insan yüreği
ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz
kımıldanıyordu gecenin içinde.
Gecenin içinde toprak.
Gecenin içinde rüzgar.
Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez
dağlar öyle uzakta
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmeyecekti.
Bembeyaz bir gece geçiyordu mavi camların dışından.
Ay vardı, deniz vardı dışarda
dışarda bir bahtiyarlıktı ayın altındaki toprak.
Farkında değildi bunun yemekli vagonda mavi camların içindekiler.
Değnek battı damağına.
Bu kadarla geçiştirdik
Gece yatakta benden gizli ağladı hep.
Ölümden pek korkuyor.
"Ölür müyüm?" diye sorar hemen.
Bu kızda bu ölüm korkusu neden?
Hem anlatsana bana:
nasıl oluyor da çıldırmıyoruz
öleceğimizi bildiğimiz halde?
Yoksa, ben ölmem gibi mi geliyor insana.
Dayım söylüyor:
cephede herkes böyle düşünürmüş,
doğru mu?
Yoksa ölmeye de mi alışıyoruz
ihtiyarlamaya alıştığımız gibi.
Bence bunun sebebi şu:
herbirimizdeki kısalığına rağmen
yaşamak daha kuvvetli ölümden...