İnsan, insanın kurdudur yaklaşımına karşı bizde “İnsan, insanın yurdudur.”, “İnsan, insanın ufkudur.” gibi söylemler geliştirilmiştir. Bana kalırsa insan, insanın umududur. İnsanlığa dair umutlarımızı ise etrafımızdaki güvenilir kimselere borçluyuz. Her ne kadar bugünlerde güven endeksimiz yerlerde sürünse de mayamız sağlamdır. Kâşgarlı Mahmud’un eserini “Türk’ün diliyle konuşup onların gönlünü alabilenler, düşman korkusundan kurtulacakları güvenli bir sığınağa erişirler.” gerekçesiyle takdimi boşa değildir. Yüce Allah’ın bizlere elçi olarak gönderdiği Hz. Muhammed’i peygamberliğe hazırlayan vasfın ‘emin’ oluşu üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir.
Ecdadın güvenmeyi önermediği şey ise talihtir. Zira sizden ne zaman yüz çevireceği belirsizdir. Talihle geleni elde tutmanın yolu ise tevazudan geçer. Dedem Korkut’un “Kibir sahiplerini Tanrı sevmez, gönlünü yüce tutan kimsede kısmet durmaz.” tenbihi kulaklara
küpe edilmelidir. Bu bağlamda şairin. “Mala mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi / Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi!” uyarısını zihnimizin bir kenarına koyalım. Osmanlı sultanlarının Cuma selamlığına çıktıklarında bizzat parayla tutukları kimselerce “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” nidalarıyla karşılanmaları, tarihimizin yüz akı uygulamalarındandır.
Türkiye Türkçesinde özü ile sözü bir, vefakâr kimselere ‘hakikatli adam’ denildiğine şahit olmuşsunuzdur. Bunun bir benzerini Türkmen Türkçesinde görürüz. Turan tomurcuğu soydaşlarımız “cesur, mert” yiğitlere ‘gerçek’ derler. Hatta bu söz, gönül erleri için de kullanılmış, Oğuz atalarımız “evliya” manasında da gerçek kelimesine müracaat etmişlerdir. Oğuzların ulusu Dedem Korkut dualarında “gerçeklerüng üç otuz on yaşını toldursa yég” diye yakarmış, adam gibi adamların yüz yıl yaşayıp uzun ömür sürmelerini niyaz etmiştir. Etrafımızdaki hakikatli insanların birer birer hayattan çekilip günden güne azaldıklarını gördükçe onun duasına “Âmin!” demekten kendimizi alamıyoruz. Hisli yürek Mehmet Akif Ersoy’a Safahat’ında “Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir / Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir...” mısralarını söyleten de galiba aynı dertti...
Anadolu kelimesinin dayandığı Anatolia'nın Bizans kaynaklarında "güneşin doğduğu yer" anlamına geldiğini belirtmeden geçmeyelim. Zira başkent İstanbul’a göre Anadolu, doğuda kalan toprakları anlatır. Aynı mantık çerçevesinde Türkler de Avrupa’ya kızıl yéri diyebilmişlerdir. Bu adlandırmada güneşin batış sürecindeki kızıllığı ile batı yönü arasında kurulan ilgi belirleyicidir. Bir de yaygın göç istikametimiz durumundaki batıya eskilerin 'garp' deyişi vardır... Hani Akif’imizin İstiklal Marşı’nda "Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar" mısrasında geçen 'garp'. Güneşe gurup vakitleri yaşatan 'garp'. Aynı zamanda "gözyaşı" anlamında bu söz, ömür törpüsü kardeşlere sahiptir. Gurbet gibi, garibanlık gibi...
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum...
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!
Allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin Allahını bilirim bayım!
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmay
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin