Bizim kullandığımız bağlamda fetanet delilleri dediğimiz örneklerin, insan zekası ile açıklananamayacak düzeyde olması hasebiyle “ mucize” kabilinden olduğunun unutulmaması lazım gelir. Zira biz burada, sadece ona, farklı biçimlerde “ deli” denilmesi ithamını çürürken aslında “ yeryüzünde hiç kimsenin göstermediği derecede yüksek zeka gösteren şeyler ortaya koyması” yönünü görünür kılarak mucizevi bir duruma işaret etmiş olacağız.
Fetanet sıfatını öğrenciye akıllı ve zeki olması dediğimizde sadece Rasulullahı övmek için üretilmiş sıfatlar gibi anlıyorlar.Bu şekilde anlatılması böyle bir düşünceyi doğurmaz diye düşünüyorum. Teşekkürler ACM
...siz ya da ben, uykuda ya da tam uykuya dalacağımız sırada boşlukta düşer gibi olup da yere değmeden bir saniye önce yerimizden sıçradığımız zaman, ağaç tepelerinde yaşamış olan dedelerimizin başına gelenleri hatırlamaktan başka bir şey yapmıyoruz.
Cenab-ı Allah bizi hiçbir zaman tesellisiz bırakmaz. Aramak bize düşer. Kolay buldursun inşallah. Hatta bazen önümüze getirsin, biz alıverelim, hiç aramayalım. Bakmadan görelim.
Kalbin iyi eğitilmesi, cilalanması, dünyevi meşgalelerden arınması gerekir. Aslında teselli her şeydir. Yeni bir güne uyanmaktır. Şairin dediği gibi:” her mihnet kabulüm; yeter ki/Gün eksilmesin penceremden!”
Özetle, fazla felsefe yapmak ve bir şeyleri çok sorgulamak müminlerin özelliği değildir. Müminler Allah’ın söylediklerine iman ederler; onun söylediklerini dinler ve mümkün olan en iyi şekilde onu takip etmeye çalışırlar. Bir şeyleri çok fazla sorgulama yoluna gitmek kişiyi hakikatten uzaklaştıran yollara iletir ki bir müminin yolu bu şekilde olmamalıdır.
Zihin ve düşünce yapısı olarak o denli yüksek bir konumdaydı ki Kur’an ı tamamen ezberleyip hafız olmuştu. Resulullah(as) onun bu istisnai durumunu fark ederek, kendisini, oturduğu mahallenin mescidine imam olarak tayin etmiş, o da bu mescitte, içinde erkeklerin de olduğu cemaate günlük namazlarını kıldırmıştır.
Sübût ve delâleti kati olmamakla birlikte bu rivayete dayanarak Şâfiî’nin iki öğrencisi Ebû Sevr ve Müzenî ile İbn Cerîr et-Taberî ve bazı Hanbelî fakihlerinin kadının erkeklere imamlığını câiz gördükleri nakledilmiştir. Şevkânî, onların bu cevazını “teravih namazında ve Kur’an hâfızı bir erkek bulunmaması durumunda” kaydıyla zikretmiştir (Neylü’l-evṭâr, III, 199). Muhammed Hamîdullah’ın rivayet metni üzerinde ileri derecede tasarrufta bulunarak metni, “Resûlullah bu hanımı oturduğu mahalledeki mescidin imamlığına tayin etmiş, o da vakit namazlarını erkeklerden meydana gelen cemaatlere kıldırmıştır” şeklinde tercüme etmesi de (İslâm Peygamberi, I, 172) kendisinin aynı fıkhî kanaati taşımasından ileri gelmiş olmalıdır.