Ama gariptir ki, acılar içindeki bu adam tabi tutulduğu sınamaya tek bir sözle bile karşı çıkmamıştır. Asla, Beethoven'in sağırlığından, Byron'ın topallığından, Rousseau'nun mesane rahatsızlığından yakındığı gibi yakınmamıştır bu hastalığından, hatta onun herhangi bir yerde buna çare aradığına dair bir belge yoktur, imkansız olan bu şeyi rahatlıkla gerçekmiş gibi kabul edebiliriz: O sonsuz amor fati'siyle kaderini, onun bütün yüklerini ve tehlikelerini sevdiği gibi hastalığını da sevmiştir. Yazarın hissetme tutkusu insanın acılarını boyunduruk altına almıştır: Dostoyevski onları dinleyerek acılarının efendisi olur. Hayatındaki en büyük tehlike olan sara illetini sanatının en büyük sırrına dönüştürmüştür.
Wilde hapishaneden çıktığında bitip tükenmiştir, Dostoyevski ise daha yeni başlamaktadır; Dostoyevski’nin parlak bir sertliğe dönüştüğü korda, Wilde yanarak değersiz bir cüruf haline gelir. Wilde bir uşak gibi eğitilir, çünkü karşı koyar, Dostoyevski kaderine olan sevgisi sayesinde kaderine galip gelir.
"İnsanlar için sonsuzluğun önünde eğilebilmekten daha gerekli bir duygu yoktur."
Kaderinin yükü altında dizleri bükülmüş bir halde ellerini inançla yukarı kaldırır ve hayatın kutsal yüceliğine şahadet eder. Kaderinin kölesi olan Dostoyevski idrak ve tevazu sayesinde bütün acıların en büyük galibi, Eski Ahit’ten bu yana değerleri altüst eden ustaların en heybetlisi olmuştur. Sırf kaderinin zorbalıkları sonucu kendisi de güçlenmiş ve varoluşunun örsüne inen çekiç darbeleri, içindeki gücü sadece şekillendirmiştir. Bedeni ne kadar derine düştüyse inancı o kadar yükselmiş, insan olarak ne kadar acı çektiyse o evrensel acının anlamını ve gerekliliğini daha bir mutlulukla idrak etmiştir. Nietzsche'nin hayatın en verimli kanunu dediği AMOR FATİ, kendi kaderine duyduğu sadık sevgi, ona bu düşmanlığı sadece bir bolluk, başına geleni kurtuluş olarak hissettirmiştir. Balaam gibi bu seçilmiş insanda da her lanet bir kutsamaya, zincirlerle, kendisini suçsuz yere ölüme mahkûm eden içinde, kendisine vuran eli tekrar tekrar öper, Lazarus gibi henüz solgun bir halde tabutundan kalkarken, hayatı güzelliğine şahadet etmeye her zaman hazırdır ve net günkü ölümlerinden, kramplarından, sara nöbetlerinden kurtulur kurtulmaz, ağzı hâlâ köpükler içinde, ona bu imtihanı gönderen Tanrı'ya şükreder. Bütün acılar onun açık ruhunda acıya duyulan yeni bir sevgiye, yeni şehitlik taçlarına karşı kanmak bilmeyen yakıcı bir susuzluğa dönüşür. Kader ona sert bir darbe indirdiğinde, kanlar içinde yere yıkılırken yeni darbeler için adeta yalvarır. Kendisine isabet eden her yıldırımı yakalar ve onu yakması gereken şeyi ruhsal ateşe ve yaratici esrimeye dönüştürür.
Deneyimlerini dönüştürme konusundaki böylesi bir şeytani güç karşısında kader kudretini tümüyle yitirir. Ceza ve imtihan gibi görünen şey bu bilge
Balzac bir keresinde şöyle demişti: “Dâhi, düşüncelerini her an gerçekleştirebilen kişidir. Ama gerçekten büyük bir dâhi bu eylemini aralıksız sürdürmez, aksi halde Tanrı’ya çok fazla benzerdi."