Eskiden, her ne olursa olsun içimde bir yerlerde diri kalan bir umudum olurdu. Hislerim, inancım, ruhum, benliğim ölse bile diri kalan umudum olurdu ve ben o umuda sığınırdım. Artık sığınabileceğim bir umudum da kalmadı ve ben büsbütün bir şekilde öldüm…Ayakta oluşum, nefes alışım, yaşıyor oluşum öldüğüm hususunda inandırıcı gelmeyebilir. Fakat bazen insanlar yaşarken de ölebilirler. Hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam eden bu insanlara “yaşayan ölüler” denilir ve ben de bu yaşayan ölülerden biriyim. Artık şiirlerden haz etmiyor, şarkılar dinlemiyor, kalbimde ufacık da olsa bir aşk kıvılcımı dahi hissetmiyorum. İnsanlardan kaçıyor, tenha yerlerde bir başıma saatlerce oturup düşünmekten haz alıyorum.Ruhumun terk ettiği bir bedende, etrafımdaki insanların benim gerçekten ölü olduğumu kabulleneceği günü bekliyorum. Onlar, ölümün hareketsiz kalmak, yaşayamamak, üzerine toprak atılmak ve dünyadan soyutlanmaktan ibaret olduğunu sanan insanlar… Ufacık bir gülümsemenin bile ardında neler gizlenebileceğini düşünmeden, sırf birinin gülümsemesi için her şeyin yolunda gittiğini sanan insanlardan ibaretler.Onların tek vasfı da “insan” olmalarıydı ama insan oldukları hususunda şüphelerim vardı. Bence insana herkes denilmemeliydi. Kendi içsel meselelerimden feragat edip değinebilecek kadar tiksinti duyduğum ve kendi içsel meselelerimden daha çok önemsediğim bu mesele hakkında ne kadar konuşsam da nafile…Yirmi yıllık ömrüm boyunca, gerçek manada insan olma vasfını yerine getiren çok az insana rastladım. Öyle insanlar tanıdım ki, insanlığımdan utanç duydum. Öyle insanlar tanıdım ki, onların insan olduğu hususunda şüpheye düştüm. Benim içsel meselelerimin ana nedeninin başrolü de “insan”, insanlardır aslında.Aşk acısı mesela… Birine gönlümü kaptırıp hissetmeye bağladığım, ifade