Anne olduktan sonra vazgeçtiğim hayallerden ilki, mum gibi bir evde yaşamak oldu çünkü çocukların olduğu bir ortamınzdağılmaması
demek, çocuklar kurcalamıyor, merak etmiyor, öğrenmiyor, dolayısıyla gelişmiyor demekti. Ya derli toplu bir evim olacakti ya da zeki ve
mutlu çocuklarım. Ben tercihimi ikinci şıktan yana kullanmayı seçtim.
Tabii bu tercih evimizin sürekli dağınık olduğu, her yerin kir pas
içinde kaldığı bir portre oluşturmadı. Evi topladım ama çocuklar oynarken değil, oyunları bitince topladım. Hata birlikte toplamayı bir
oyuna, keyifli bir paylaşıma dönüştürüp sorumluluk bilinci oluşturmak için emek harcadım. Temizliği, silip süpürmeyi her gün değil,
birkaç günde bir ihtiyaç oldukça yaptım. Bu kararımı hayata geçirirken içimde dırdır eden ev hanımının kulağına da usulca şunu fısıldadım: "Yıllar sonra hiç kimse evinin derli toplu olup olmadığından bahsetmeyecek ama mutlu ve huzurlu yetişmiş bir çocuk uzun yıllar bahsedilecek başarıların tohumlarını ekecek.
Biz anneleri öfke girdabına sürükleyen nedenlerden biri de 'ben merkezci' olmamızdır. "Her şey benim dediğim gibi olsun" gayreti,
anneyi evladına karşı savaş açmak durumunda Bırakan yegane içsel
yönelimdir. Nitekim hiçbir çocuk, annesine mutlak itaat etmez, etmemelidir çünkü çocuklarımızın da, aynı bizim olduğu gibi, farklı kararları, kişilik yapıları ve ilgi alanları vardır.
Bu noktada slogan cümlelerimizden biri şöyle olsa yeridir; "Mutlu
insanlar hayatlarında her şey dört dörtlük olan insanlar değildir. Zorluklarını gören, deneyimleyen fakat altında kalmayan insanlardır:"
Sonuç olarak diyebiliriz ki, her evin muhakkak bir patronu olmalıdır ve bu patron ebeveynler olmalıdır. Lakin zihnimizdeki patronluk tanımı 'sevgi dolu, adil ve saygın' bir noktada hayat bulmalıdr.
Allah, anne-baba olmuş ebeveynlere yarattığı bu yeni canla âdeta şöyle der: "Sana bir tohum verdim. Ona doğru ortamı sağla, güneşini, toprağıni, suyunu iyi ayarla ve o günbegün büyürken, geçtiği yolları nasıl geçilmesi gerektiğini ona öğret, model ol."