“Yankıları bana ulaştı, üzüldüm ama o durumda bile geri adım atmadım. Uzaktaydım, bambaşka bir insan olduğumu sanıyordum, nihayet gerçek bir kişi olmuştum ve kızların da doğduğum kentin yaralarına kendilerini açmalarını istedim; yaraların benim üzerimdeki etkisi asla sağalmamıştı. Annem o dönemde iyi iş çıkardı, kızlarla ilgilendi, bitkin düştü ama ben ona hiçbir konuda minnet göstermedim. Kendime beslediğim gizli öfkeyi anneme yönelttim. Sonrasında kızlarımı yeniden yanıma aldığımda ve onları Floransa’ya götürdüğümde, annemi, bana yaptığı gibi onlarda da sağlıksız izler yaratmakla suçladım. İftira yüklü suçlamalar. O ise kendini savundu, kötülükle karşılık verdi, çok üzüldü, belki de üzüntüsünün zehri yüzünden kısa süre sonra öldü.”
“Gençliğimin umutları vakitsiz bir şekilde yanıp kül olmuş gibi görünmüştü, gerisin geriye, anneme, nineme, soyundan geldiğim sessiz ve kızgın kadınlara doğru yuvarlanıyordum. Fırsatlar kaçıyordu. Hırslarım henüz alev alevdi ve genç bedenimce, projeyi projeye ulayan hayal gücümle besleniyordu ama yaratıcılık tutkum üniversitelerin işleyişindeki gerçekler ve olası kariyer fırsatçılığı yüzünden giderek baltalanıyordu. Kendi aklımın içine hapsolduğumu, kendimi sınama olanağı bulamadığımı sanıp çaresizlik hissediyordum.”
“Halbuki babam yok gibiydi, ben öyle sanıyordum. […] Sahi, yok muydu? Bir baba evde yok diye yok olur mu? Gece geç geliyor, öğleden önce kalkmıyor diye yok olur mu? Eve para getirmiyor diye yok olur mu? […] Anneni dövüyor diye yok olur mu? İşe bak, varlığıyla yok, yokluğuyla var. […] Yok sandığımda varlığının olanca karanlığıyla zuhur ediyor, var sanıp sırtımı yaslamak istediğim her seferinde onun etten kemikten değil, köpükten ibaret olduğunu görüyordum.”