Sait Faik Abasıyanık’ın "Lüzumsuz Adam"ı, Türkiye edebiyatında "durum öykücülüğü" denilince akla gelen en kült eserlerden biri sanırım ve çok geç okumuş biri olarak bu durumdan biraz değil, epey rahatsızım maalesef. Kitaba adını veren o meşhur karakter Mansur Bey üzerinden, modern insanın şehir içindeki yabancılaşmasını ve aylaklığını anlatıyor Sait Faik. Kitabın başkahramanı Mansur, toplumun dayattığı "faydalı birey" kalıbına girmeyi reddediyor. Yedi yıl boyunca aynı mahallede, aynı kahveye giderek, aynı insanları izleyerek yaşar. Burada aslında şunu sorar belki yazar: Sisteme dahil olmayan, üretmeyen ve sadece izleyen bir adam gerçekten lüzumsuz mudur?
"Lüzumsuz Adam", sadece bir karakter çalışması değil, aynı zamanda eski İstanbul'un bir portresidir. Beyoğlu’nun ara sokakları, mahalle kültürü ve insanın kalabalıklar içindeki yalnızlığı kitaba hakim. Eğer bugün modern hayatın koşturmacasından yorulduysan ve Mansur Bey sana çok iyi bir yoldaş olacaktır, en azından bana oldu. Bunu rahtlıkla söylüyorum ve çok sevdim ana karakteri. Bu sistemin parçası olmayı reddeden bir fert olmayı, tektipleşmeyi hakaret sayan Mansur Bey, sevilmeyecek ne yapılacak bir karakterdir. Kitabı çok beğendiğimi dile getirip, Lüzumsuz Adam'dan müthiş bir alıntıyla sonlandırayım: "Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım."