Rober Koptaş, uzun yıllar Agos gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yapmış bir isim ve Unufak, onun ilk romanı olmasına rağmen oldukça olgun bir metinle karşılıyor okuru. Roman, Ermeni bir ailenin üç nesle yayılan hikâyesini anlatırken 1915 ve öncesinin karanlık atmosferinden başlayarak, büyük felaketin hem bireylerin hem de ailelerin hayatlarında nasıl derin izler bıraktığını gösteriyor. Tarihsel arka plan güçlü olsa da kitap kendisini yalnızca bir tarih anlatısına hapsetmiyor; aksine bu büyük geçmişin yalnızca küçük bir kısmını, bir ailenin hayatından sızan parçalar üzerinden aktarıyor.
Koptaş, roman boyunca insana dair evrensel sorunlara da geniş yer açıyor. Aile içi çatışmalar, kadına yönelik şiddetin sessiz ama yıkıcı etkileri, bir çocuğun kırılgan psikolojisi ve toplumda “farklı” olmanın taşıdığı yük, sade ama etkili betimlemelerle anlatılmış. Yazarın dili gösterişsiz; fakat tam da bu sadelik, romanın duygusal yoğunluğunu daha etkili hâle getiriyor.
Unufak’ın anlatım yapısı ilk başta okuru biraz zorluyor. Kopuk, parçalı bir zaman örgüsüyle ilerleyen hikâye, başlangıçta dağınık bir izlenim bıraksa da ilerledikçe bir pazılın parçaları gibi birleşiyor. Romanın dünyasına girdikçe, önce tanıdık gelmeyen isimler, yarım kalan anlatılar ve belirsiz bağlar giderek anlam kazanıyor. Sonunda ailenin tüm soy ağacını ve geçmişten bugüne taşınan yüklerini daha net bir bütünlük içinde görmeye başlıyorsunuz.
Sonuç olarak Unufak, hem tarihsel hem de insani bir roman. Sessiz acıları, unutulmuş kimlikleri ve aktarılamayan travmaları sade ama güçlü bir dille görünür kılıyor. Koptaş’ın ilk romanı olmasına rağmen okunması kolay, etkisi derin bir eser bıraktığını söyleyebilirim.
Uzun zamandır beni derinden etkileyen bir kitap okumamıştım. Bu nedenle "Unufak" üzerinden yıllar geçse de unutulmayacak!
Toplumsal ve bireysel travmaların titizlikle işlendiği bir eser olmuş.
Benim de travmalarımın tetiklendiği bir dönemde olduğum için kitabın zamanlaması çok anlamlı oldu.
Zor günümde desteğim kitaplar...
Devranyanların Anadolu'nun bir şehrinde başlayan hikayeleri, Istanbul'da geçse de Almanya'ya ve Amerika'ya da uzanıyor.
Göç ve toplumsal acı ne şekilde olursa olsun sonraki nesillere aktarılan bir genetik miras gibi, sadece bu durumu yaşayanların anlayabileceği bir gizli nişan gibi akıllarda ve yüreklerde kalıyor.
Ben kitapta bambaşka hayatlar beklerken aslında aynılığımızı gördüm.
İnsan olmanın hikayeleri benzerdi aslında.
Rober Koptaş'ı Yesayan Salondaki yayınlarından tanıyordum.
İyi ki o yayınları yapmış ve bu kitabı yazmış. Emeklerine sağlık
Beni etkileyen çok fazla yer oldu ama içimin cız ettiği bölümü alıntılıyarak gönderiyi noktalıyorum.
Okuyacak olanlara keyifli okumalar diliyorum.
"O gün babası, Kevork'u T`den bir saat uzaktaki Uluçınar istasyonunda trenden indirdi. Vagonun basamaklarından atlayıp istasyon șefliğine doğru yürüdüler. Oğlunu omzundan tutuyor, kaçmasından korkarcasına sıkıca bastırıyordu. Posbıyıklı istasyon gõrevlisine bir șeyler soyledi. Adam başıyla işaret etti, "Meydanda otomobiller var, git ama çok uzatma tren beş dakika bekleyecek," dedi. Kevork adamın cakalı üniformasındaki altın rengi düğmelerden birinin eksik olduğunu fark etti. Kendini düşüp kaybolmuş, yerine dikilmemiș bir düğme gibi hissetti."
"Onu hiç öyle görmemiștim, bir daha da görmedim zaten, içindeki bütün can çekilmiş gibiydi. Benim hayatım işte o gün kaydı dedi. Bir düğme lafı etti. lstasyon görevlisinin düğmesi mi eksikmiş, ne. Bir düğme kadar değer
"Bazı yaralar iyileşmez, sadece üzerleri kabuk bağlar. Unufak, o kabuğu usulca kaldırıp altına bakma cesareti gösterenlerin kitabı."
Rober Koptaş, Unufak ile okuru sadece kendi ailesinin köklerine değil, bu toprakların "unufak" edilmiş ortak geçmişine doğru bir yolculuğa çıkarıyor
Edebiyatın iyileştirici ama bir o kadar da sarsıcı gücünü seviyorsanız, Koptaş’ın bu içten anlatısı kütüphanenizde özel bir yer edinecektir. Geçmişin tozunu üflerken, bugünün parçalarını birleştirmek isteyen her okura tavsiyemdir.
Muhteşem bir ilk roman. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bir ailenin/toplumun gündelik hayat içinde gelişen bizden ve aynı zamanda bizden uzaklaştırılan/ötekileştirilen hikayesi. Nice kitaplara Rober Koptaş...
Unufak, Rober Koptaş’ın ilk romanı olmasına rağmen “ilk” olmanın çekingenliğini taşımayan aksine iddialı ve katmanlı bir kurguya sahip bir metin. Üç kuşağı kapsayan anlatısıyla, yalnızca bir ailenin hikayesini değil belleğin nasıl aktarıldığını, geçmişte yaşananların bugüne nasıl sızdığını ve insan hayatında bıraktığı kalıcı izleri görünür kılıyor.
Roman, Devran ailesinin son kuşağından Artun’un çocukluk anlatısıyla açılıyor ve yine onunla kapanıyor. Hüzünle öfke arasında gidip gelen ama masumiyetini yitirmemiş bu anlatıda, kitaplara sığınan bir çocukla tanışıyoruz. Artun’un “Kitap benim su içerken yılan bile dokunmazımdı” sözü, daha ilk sayfalarda kitabın tonunu kuruyor ve okuru içine alıyor. Ancak Unufak, bu sade ve güçlü başlangıcın ardından çok daha kapsamlı, derinlikli ve çok karakterli bir hikayeye dönüşüyor. Öyle ki romandaki her bir karakter, neredeyse başlı başına bir kitabın konusu olabilecek kadar güçlü bir geçmiş taşıyor.
Bu çok katmanlı yapı içinde anlatının ağırlığı giderek Kevork’a ve onun hayatına kayıyor. Kevork’un çocukluğunda taşıdığı eksiklik, anne babasına duyduğu özlem ve buna eşlik eden kızgınlık, onun karakterini şekillendiren temel kırılma noktaları olarak karşımıza çıkıyor. Okurken, bu yaralı halin Kevork’un hayatına nasıl sirayet ettiğini görmek mümkün; başta ona üzülüyor, geçmişinde saklanan gerçeklerin açtığı yaraları anlamaya çalışıyorsunuz.
Ancak hikaye ilerledikçe Kevork’un bu yaralarının, Anna’yla kurduğu ilişkide bambaşka bir yere evrildiğine tanık oluyoruz. Kıskançlık, kontrol etme isteği, aldatmalar ve şiddet, Kevork’u savunulamaz bir noktaya taşıyor. Bu dönüşüm hem üzücü hem de sarsıcı çünkü okur olarak Kevork’u anlamaya çalışırken, Anna’ya yaşattıklarını kabul etmek mümkün olmuyor. Roman, tam da burada acının her zaman başka bir
Bitti..
Ama ben de bittim..
Unulak'ı okurken yüksek sesli bir hikayenin içinde hissetmedim kendimi. Daha çok, yavaş yavaş içime işleyen bir sessizliğin içinde kaldım. Sayfalar ilerledikçe fark ettim ki bu kitap bana bağırmıyor; fısıldıyor. Ama o fısıltılar insanın içini epey yoruyor. Karakterler büyük hayallerin peşinde değil; daha çok geçmişten kalanlarla yaşamaya çalışıyorlar. "Yuva" dediğimiz şeyin her zaman güvenli bir yer olmadığını, bazen sadece bir mecburiyet olabildiğini düşündüm. Özellikle Anna'nın olduğu bölümleri okurken içim sıkıştı. Bittiğinde içimde kalan ağır bir his bıraktı. Uzun süre de orada kalacak gibi.
Rober Koptaş, 20. yüzyılın büyük olaylarının gölgesinde bir ailenin dünyasını anlatıyor. Anadolu'daki meçhul bir şehirde başlayıp İstanbul'a varan hikâyede, zamanın durmadan dönen çarkları arasında öğütülen insancıkları izliyoruz.
Rober Koptaş’ın Unufak romanı, ilk bakışta bir ailenin hikâyesini anlatıyor gibi görünse de, aslında parçalanmış bir hafızanın ve yerinden edilmiş bir kimliğin izini sürer.
Her şey oldukça sade başlar:
Bir değirmenci ailesi…
Ama bu sadelik uzun sürmez. 1915’le birlikte yalnızca evler, değirmenler değil; insanların hayata tutunduğu anlam da ellerinden alınır. O andan itibaren anlatılan şey bir yaşam değil, dağılan bir hayatın parçalarıdır.
“Unufak” kelimesi romanda sadece bir mecaz değildir.
T’de başlayan hayat İstanbul’a savrulur, oradan Almanya’ya, Amerika’ya uzanır. Ama bu yolculuk bir ilerleme hikâyesi değildir. Aksine, her adım biraz daha köksüzleşmenin, biraz daha eksilmenin hikâyesidir.
Asadur’un kendine “Antonyo” demesi bu yüzden önemlidir. Bu bir yükseliş değil; kimlikten kopuşun son aşamasıdır. Dünyalı olma iddiası, aslında hiçbir yere ait olamamanın başka bir adıdır.
Romanın en güçlü taraflarından biri, karakterlerini yargılamamasıdır. Kimse “iyi” ya da “kötü” değildir. Hepsi aynı kırılmanın farklı yüzleridir.
Kevork, içindeki boşluğu şiddetle doldurmaya çalışır.
Harut, sistemin dışına düşer ama aslında hayatta kalmaya çalışır.
Maro, elindeki tek gücü —güzelliğini— kullanır.
Asadur ise kaçtığını sandığı şeyin içine savrulur.
Bu yüzden bu karakterler bozulmuş değil; zaten kırılmış bir dünyanın içinden çıkmıştır.
Romanda kadın karakterler de en az erkekler kadar bu kırılmanın yükünü taşır; ancak bunu farklı biçimlerde yaşarlar. Azad, mesafeli, kontrollü ve ayakta kalmaya odaklı bir figürdür. Kocasına karşı duygusal bir yakınlık kurmaz; kendi hayatını kurmak için Almanya’ya gider, çalışır, birikim yapar ve sonunda İstanbul’da bir ev alır. Onun dünyasında duygu geri plandadır, düzen ve hayatta kalma ön planda.
Maro ise bu düzenin dışında durur.
Unufak, mağduriyet anlatısının tuzağına düşmeden, kolektif bir yıkımı ontolojik bir sızıya dönüştüren rafine bir fragmanlar toplamı. Koptaş; hafızanın kırıntılarını estetik bir haysiyetle bir araya getirirken, sessizliği bir "hatırlama etiği" olarak yeniden inşa ediyor.
Zarif, eksiltili ve sarsıcı bir aidiyet anatomisi.
İlk kitap olmasına rağmen bayağı başarılı. Özellikle kadın karakterler epey etkileyici. Ama acı dozu bana biraz fazla geldi, içinde olduğum dönemden dolayı sanırım okurken çok yoruldum.
1977’de İstanbul’da doğdu. Lusavoriçyan, Karagözyan, Surp Haç Tıbrevank okullarından sonra Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde lisans eğitimini tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi’nde, yazar, hukukçu, mebus Krikor Zohrab hakkındaki teziyle Modern Türkiye Tarihi yüksek lisansı derecesini aldı. Üniversite öğrenciliği yıllarından itibaren çalıştığı Aras Yayıncılık’ta 2015-2023 arasında genel yayın yönetmenliği yaptı. 2006’da “Hayat, Olduğu Gibi” başlığı altında köşe yazıları yazmaya başladığı Agos gazetesinde, 2007’de Hrant Dink’in katledilmesinin ardından editör olarak görev aldı; 2010-2015 arasında gazetenin genel yayın yönetmenliğini üstlendi. 2013’te kızı Saren doğdu. Express, 1+1, Mesele, Agos, Notos, Toplumsal Tarih, Tarih ve Toplum, Birikim, Bianet, K24, Gazete Duvar, Civilnet gibi çeşitli mecralarda yazı, söyleşi ve makaleleri yayımlandı. Romanı Unufak Eylül 2024’te İletişim Yayınları’nca basıldı. İstanbul’da yaşıyor, yazıyor ve yeni romanı üzerinde çalışıyor.