Simone de Beauvoir’un felsefi ve edebi ciddiyetle incelediği Marquis de Sade, bende daha çok patolojik bir erotizm vakası izlenimi bıraktı. Adam mazoşist mi desem, sadist mi desem, ikisi de yetmez. Bu başka bir boyut. Cinselliği şiddetle birleştirmekten, başkalarına acı çektirirken zevk almaktan ve hatta bu acıyı sistemli bir estetik gibi sunmaktan haz alan bir karakter. Sade, düpedüz bir cinsel hedonist — ama işin karanlık tarafında.
Ama mesele sadece seks değil. Bu metinlerin arkasında çok daha rahatsız edici bir şey var: Tiranlık. Sade’in kurduğu evrenlerde mutlak güç daima bir kişide toplanıyor. Diğerleri nesneleşmiş, itaat etmeye mahkûm. Kadın, erkek, çocuk, hizmetçi fark etmiyor — hepsi bir "efendi"nin arzularını doyurmak için var. Bu, sadece erotik bir anlatı değil; bu, mutlak kudretin ve zalimliğin estetiği. İnsana "arzu" kılığında sunulan şey aslında çok daha karanlık: Zorbalık.
Karısı desen ayrı telden çalıyor, yeri geliyor zindan kaçırıyor, yüzlerce sevgiliyle olan aldatmaları affediyor, yeri geliyor, yakalanıp zindana atılmasını sağlıyor. Baldızla yatmalar, uşakla seks deneyleri, yüzlerce kadınla ilişki derken Sade’in hayatı bir tür erotik laboratuvara dönüşmüş. Kadının biriyle sevişirken odadaki başka bir kadını kırbaçlamak mı dersin, yoksa hizmetçisiyle başka bir kızı seviştirmek mi… İnsanın midesine oturan hikâyeler. Ve işin kötüsü, bunu sadece cinsel bir sapkınlık değil, bir düşünsel özgürlük pratiği olarak savunmaya çalışıyor.
Beauvoir onu “özgürlük düşüncesini uçlara taşıyan biri” olarak okuyor ama ben daha çok uçuruma savrulmuş bir ruh görüyorum. Ahlaki sınırların test edilmesi mi bu, yoksa sadece sınırsız arzulara ve iktidar saplantısına kurban gitmiş bir adamın psikolojik çözülmesi mi? Belki de ikisi birden.
Arzu nerede başlar, şiddet nerede