Roman, yaşlı balıkçı Santiago’nun denizde dev bir balıkla verdiği mücadeleyi anlatır; ancak bu mücadele, salt fiziksel bir av serüveninden çok, insanın kaderle, doğayla ve kendi sınırlarıyla giriştiği evrensel bir hesaplaşmayı temsil eder. Hemingway’in bilinçli biçimde benimsediği “buzdağı kuramı” doğrultusunda, metinde söylenenlerden çok söylenmeyenler anlam üretir; olayların sadeliği, düşünsel yoğunluğun taşıyıcısı hâline gelir.
Santiago, klasik edebiyattaki kahraman figüründen ayrılır. Ne olağanüstü güçlüdür ne de sonunda somut bir zafer kazanır. Aksine, yakaladığı balığı köpekbalıklarına kaptırır ve karaya yalnızca iskeletiyle döner. Buna rağmen roman, Santiago’yu yenilmiş bir karakter olarak sunmaz. Hemingway burada “yenilgi” ile “mağlubiyet” arasındaki farkı vurgular: İnsan bedenen yenilebilir, fakat ruhen teslim olmadıkça mağlup olmaz. Santiago’nun asıl gücü kaslarında değil, dayanma kapasitesinde ve onurunu koruyabilme becerisindedir. Bu yönüyle Santiago, modern dünyanın başarı ve sonuç odaklı insan tipine karşı sessiz bir itirazdır.
Deniz, romanda ne romantize edilmiş bir anne figürü ne de düşmanca bir güçtür. O, varoluşun kendisi gibi tarafsız ve kayıtsızdır. Santiago’nun denize “la mar” diye seslenmesi, onun doğayla kurduğu kişisel ve saygıya dayalı ilişkiyi gösterir. Balık ise yalnızca bir av nesnesi değil, Santiago’nun kendisiyle özdeşleştirdiği bir eş ve rakiptir. Santiago’nun balıkla konuşması, insanın mutlak yalnızlık karşısında geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır; bu konuşmalar, bireyin kendi varoluşuna tanıklık etme çabası olarak okunmalıdır.
Romanda acı ve ıstırap dramatize edilmez. Santiago’nun ellerinin kanaması, bedeninin tükenmesi ya da uykusuzluğu trajik değil, kaçınılmazdır. Hemingway burada stoacı bir etik anlayışı benimser: Acı,