İnsanların ikiyüzlülükleri ile bir kez daha karşı karşıya kalmıştım. İnsanlar, istediklerini yaptığınız, oyunu onların kurallarına göre oynadığınız zaman yanınızda olurlar. ilk yol ayrımınmda sizi seçim yapmaya zorlarlar, kendi yolunuzdan gitmeye karar verdiğinizde ise sizi yaptığınız seçimden dolayı suçlarlar.
Dolayısıyla insanın, hayatla olan, çoğu acıya, azı zevke dayalı ilişkisini kabullenip oyunu kuralına göre oynaması kesinlikle bir hastalık değildi. Bazı psikologların, sado-mazo gecelere sahip müşterilerine dedikleri gibi. Bu sadece neyin ne olduğunu anlamaktı. Çocukken yaşanan taciz ya da tecavüzlerin travmatik sonuçlarından ibaret değildi bütün bunlar. Travmatik olan hayattı. Hepsi. Bütün hayat. Her şey. Özellikle de, travmatik gibi durmayan ne varsa. Doğmak gibi. Dolayısıyla, doğum sonrası depresyon, yeni annelerin yakalandığı psikolojik bir hastalığın değil, hayatın tanımıydı. Hayatta kalma isteğinin. Hayata rağmen.
Böyle bir dönemde, imparatorlukların ya da imparatorluk savlarının birden çok olduğunda, yeryüzünün yönetimini hangi tanrı kime verdi tartışmasın da üstün çıkmak mantıksal olanaksızlıktır. Tartışmalara bir son vermenin dinbilgisel yolu, tanrı sayısını teke indirip öteki tanrıların varlığını yadsımak olabilirdi.