Bir gün, bütün sokak lambaları aynı anda sönecek,
bütün çocuklar, aynı anda yetim kalacak.
Ben biliyorum.
Çünkü bu toprak, daha önce de terk edildi
kendi insanı tarafından.
Her köşe başında, tarihi unutturmak için dikilmiş
beton kuleler var,
ve her kulede, elleri kolları zincirli bir işçi yatıyor.
Adı kayıtlarda yok,
ama alnındaki ter hâlâ sıcak.
Ben yürüdüm,
yürüdüm şehrin en arka sokaklarına,
orada bir duvarın üstüne yazılmıştı:
“Vatan, ölümü göze alabilenlerin mirasıdır.”
Yanına bir çocuk tebeşirle eklemişti:
“Ve ölümü çoktan tüketenlerin...”
İnsanlar, televizyon karşısında alkış tutarken
birilerinin kalbi, sessizce infaz ediliyordu.
Radyoda marş çalarken,
bir anne, evladının ayakkabısını ipotek ediyordu.
Kimse görmedi,
çünkü görmek, televizyonun icadından önceki bir yetenekti.
Ben soruyorum:
Ne zaman kaybettik ellerimizin nasırını?
Ne zaman, suyun üstünde boğulmayı öğrendik?
Hangi şairin defteri yakıldı da