Neyse ki insanların yemekle; onu hazırlayarak, onun hakkında konuşarak, araştırmalar yaparak, Yasal düzenlemelerle bir standarda oturtarak ve en nihayetinde onu afiyetle yiyerek münasebette olduğu bir ülkedeyim. Gözlerim olmasa burnum, burnum olmasa kulaklarım sayesinde eninde sonunda bir yere oturup sabırsızlıkla tabakların birer birer masaya gelmesini bekleyecektim. Tabak demişken; restoranlarda ne olup bittiğini, tabağın önüme gelene kadar kaç el değiştirdiğini gözlemlemekten büyük zevk aldığımı itiraf etmem gerekiyor. Hani diyor ya Sezen Aksu, "Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir," diye; ben bunun benzerini tabaklar için düşünüyorum. Garson telaşından geçmemiş, onların gözlerindeki kaygıya şahit olmamış tabakların lezzetinden her daim şüphe ederim. Kollarına birer ikişer dizdiği tabakları, telaşlı adımları, kulakları mutfakta gözleri masalarda halleriyle garsonlar, bence bir nevi performans sanatı sergiliyor, taşıdıkları tabaklara en az o tabakları hazırlayanlar kadar can katıyorlar. Bu yüzden, gittiğim yerlerde daima önce hal hatır soruyor, sipariş aşamasına daha sonra geçiyorum.