Özümüz ne iyi, ne de kötüydü ve diğer birçok şekilde de tanımlayamazdık onu. İyilik dediğimiz şey, biz insanların karanlık ruhunu zaman zaman gelip geçici bir süreyle aydınlatan bir ışıktan ibaretti. Bu ışık, ufak bir alevden yayılıyordu (ruhumda bir zamanlar yanıyordu bu alev ve er ya da geç geri döneceğinden emindim) ve düşünen varlıklar olan biz insanlar, o ışık sayesinde karanlıkta kendimize bir yol çiziyorduk. O halde her fırsatta iyi, çok iyi olduğumuzu göstermemiz mümkündü ve işte bu, gerçekten de çok önemliydi.
Hayattaki en büyük zorluklardan biri, bir kadının ne istediğini tahmin etmek değil midir zaten? Ağzından çıkanları dinlemek hiçbir işe yaramaz çünkü tüm sözlerini silip atmak için bazen tek bir bakış dahi yeter — ki kendinizi onun istekleri doğrultusunda rahat ve karanlık bir odanın içinde bulduğunuzda, sizi o bakışlar da yönlendiremez artık.
Bazen böylesine ufak ve önemsiz bir olay, yani hemen itiraf edip de masumiyetini kanıtlamak yerine, ikiyüzlülükle gizlenen bir davranış, en içten arkadaşlıkları bile derinden yaralayabilir.