"Peki, bu ülkede bir yurttaş hakkını
nasıl arar?"
Kestirme ve net bir cevap verdi:
"Arayamaz!Otuz yıl karara
bağlanamayan ve bu yüzden katillerin
zamanaşımından yararlandığı davalar
olduğunu biliyor musun?"
"Otuz yıl mı?"
"Evet, otuz yıl."
Bir gün dediklerimi değil, demek istediklerimi anlayacak bir erkek çıkmayacak mı karşıma! Hava kötü dediğimde sadece havadan söz
etmediğimi anlamak bu kadar zor mu?
ille de, ben bu hayattan bıktım, türünde
sözler mi etmeliyim? işim çok
dediğimde, bana sahip çıkacak bir
erkeğe ihtiyaç duyduğumu anlayacak
biri... Yanımda olmanı istiyorum
diyemediğim için bu yağmur içimi
ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz?
Düpedüz, sarıl bana dedikten sonra,
sarılmanın ne anlamı kalır!
Bu arada bütün yasal haklara rağmen
pek çok kadının hâlâ dayak yediği, kadın
sığınmaevlerinin dolup taştığı, doğuda
genç kızların aile meclisi kararıyla idam
edildiği gerçeklerini saklayacaktım
elbette. Çünkü bunları konuşmak milli
gururuma dokunuyordu. Hem bütün
bunlar gerçeğin tümü değil, sadece bir
parçasıydı.
Vıcık vıcık yüzeysellik yayan şu "kişisel
gelişim" kitaplarının bağırıp durduğu
"istersen yaparsın!" sözü tam bir
kandırmacaydı. İnsan ancak yapabileceğini isterdi."istemek' kavramı, "dilemek"ten ve "hayallere dalmak"tan farklı bir şeydi. Bedelini göze almakla, gereğini yapmakla ilgili bir
şeydi.