İhsan Oktay Anar’ın zihninden çıkan bu kitap, okuruna yalnızca bir hikâye değil; bir düşünce, bir arayış, bir boşluk bırakıyor.
İlk başta içine girmek zor. Belki ben de uzun zamana yayarak okuduğum için başta yeterince içine çekilemedim. Ama son yüz sayfada elimden bırakamadım. Çünkü bu kitap, okurunu hemen içine almak yerine, onunla usul usul bir dostluk kuruyor.
Her sayfası “Var mıyım, kimim, neyin içindeyim?” sorularıyla dolu.
Rendekar’ın “Düşünüyorum öyleyse varım”ına karşılık, kitap neredeyse şöyle fısıldıyor:
“Belki siz, ben düşündüğüm müddetçe varsınız… Ya da tam tersi: Ben sizin hayalinizdeyim.”
Ana karakter Uzun İhsan Efendi’nin bir düş görmesiyle başlayan anlatı, öyle bir hal alıyor ki bu gerçekten bir rüya mı yoksa yaşamın ta kendisi mi, ayırt etmek imkânsızlaşıyor.
Zaman, mekân, karakterler sürekli değişiyor ama bir noktada mutlaka kesişiyorlar. Her yeni bölümde hem merak hem de hayranlık artıyor.
Bazen bir hikâye, bir kahraman tam ortasında bitiyor; damağında kalıyor, ardından gelen hikâyeye bırakıyor kendini.
Ama hepsi, o puslu kıtaların içinde bir araya geliyor.
Kitabın dili özgün, kimi zaman şiirsel, kimi zaman alaycı ama hep derin.
Söz sanatları öylesine ustaca yerleştirilmiş ki, anlatım bir noktada büyüye dönüşüyor.
İstanbul’un, özellikle Galata’nın tasvirleri; kelimelerle değil de sanki eski bir fotoğrafla çizilmiş gibi detaylı ve etkileyici.
Ferit Devellioğlu’nun lügatına başvurduğum da oldu; kelime dağarcığımı genişletmesi bile ayrı bir haz.
Okudukça bir bilmecenin içindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz.
Tarih, felsefe, mizah, fantastik kurgu… Hepsi bir arada, kusursuz bir uyumla sunuluyor.
Gerçek ve kurgu öylesine iç içe geçmiş ki, bazen “Bu yaşanmış olabilir mi?” diye kendinize soruyorsunuz.
Sanki aynı anda bir filozofun dersinde, bir