Bak Milena, 'en çok seni seviyorum' diyorum, ama gerçek sevgi bu değil, 'sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla' dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki."
Bir de, benden içtenlik beklemeyin Milena. Kimse bunu benden, benim kendimden beklediğimden fazla bekleyemez, ama bir sürü şey ellerimin arasından kayıp gidiyor, evet öyle, belki de her şey ellerimin arasından kayıp gidiyor. Fakat bu avda cesaretlendirilmek bana cesaret vermiyor, aksine, adım atamaz hale geliyorum, birdenbire her şey yalana dönüşüyor, ve avlar, avcıyı boğuyor. İşte böylesine tehlikeli bir yoldayım Milena.
"Haklısın, onu seviyorum, ama F., seni de seviyorum" diyorsun. Mektubundaki bu tümcenin her sözcüğünü dikkatle okuyorum, "de" sözcüğünde önemle duruyorum. Evet, böyle olması gerekir, böyle olmasaydı, sen Milena olmazdın! Sen olmasaydın ben ne olurdum? Prag'da söylemektense bu gerçeği, Viyana'dan yazman daha iyi; her şeyi çok iyi anlıyorum, senden daha iyi kavrayabiliyorum belki... Güçsüzlüğümden olacak, gene de kolay kolay kurtulamıyorum bu tümceden!.. Durmadan, yeni baştan hep bu tümceyi okuyorum. Sen de bir daha göresin diye, baş başa verip birlikte okuyalım diye, mektubun başına yazdım o tümceyi. (Saçların şakaklarıma değsin.)