Bizim şu karnımız var ya! Konuşmayıp da sustuklarımız, içimize attıklarımız, şiştiklerimiz, şişip de istifra edemediklerimiz... İşte bunlar bizi başka biri yapıyor, yabancı yapıyor...
Öykümüzün nasıl başladığını hiçbirimiz bilmiyoruz; sonradan anlatıyorlar, bilmiş kadar oluyoruz. Anımsamak için tanıklara ihtiyaç duyuyoruz; fotoğraflara, sözlere, küçük bir kağıt parçasına çiziktirilen birkaç kelimeye... Saklayamadıklarımıza, sandığımızın dışında kalanlara...
Bir çocuğun içi, sandığımızdan daha karmaşık; sandığınızı açmadan bunu bilemezsiniz. Çocuklar her şeyi yakından görüyorlar; yıllar sonrasını bile... İnsanın, dünyaya hazırlanırken, noksanlarının ve hazırlıksızlıklarının bulanık suyunda çırpınmaktan başka bir şey yapamadığını sanıyoruz. Oysa insan bu çamurda büyüyor ve büyürken tanık olduğu her şeyi vakumlayıp, konsantre hale getirip saklıyor. Hatta bu çamurun içinde kendiniyaratıyor; çamurun kendisi oluyor.
İnsanın insana en çok benzediği çağ, çocukluk galiba.