Hayat gelir ve geçer. Ağır ve karanlık ve yorucu ve uykusuz ve zalimdir hayat. Umduğunla başına gelenler arasında dünyadan güneşe uzanan yol kadar mesafe vardır. Hep mutlu olmayı ummak kocaman bir aptallıktır. İnsan sadece kendi olmalıdır. Kendi denilen şey neyse o. Sınırları vardır, bir ara çizer insan, yürüdüğü yollar boyunca çizer, tanıdığı insanlara baka baka, yaşadıklarından anladığıyla, aynaya baktığında gördüğüyle çizer insan, birtakım dallara taşlara, çalılara takılır yol boyunca ve her bir çizik yara bereyle kendinin tarifini çizer derisine. Parmak iziyle, gözünü eğişiyle utanırken, başını biri seslendiğinde arkaya doğru çevirişiyle, sevdiği kabak tatlısıyla, sevmediği mor desenle, kocasına göre aldığı şekille, doğurduklarının başka insanlar olduğunu gördükçe, kızdığında söylendikleriyle, susup içine attıkları ve kimselerin bilmediği hisleriyle.
Anlardan ibaretti hayat. Bir şeylerin yer değiştirdiği, yitirildiği, farkına varıldığı, unutulduğu anlardan ibaret. Diğer sonsuz anların belki hiç kıymeti yok. Ama bazı anlar gözle görülecek, elle tutulacak, koklacak kadar keskin. Onun içinde olduğunu bildiğim an gibi. Kesin.
Yitirmeyi kabullenmek insanın en zorlu sınavlarından biriydi. Şimdi ve hâlâ başka bir yitiriş sınavının ortasındayım ama artık bir kalbim olmadığı için, rahat sayılırım.