Çocukluk boyunca yaşama doğru büyürsün ve ergenlikte, yani hayatın zirvesinde, ölüme doğru büyümeye başlarsın. Ölümlülük, hoşça karşılanması, kucak açılması gereken bir genişleme hali gibi hissedilir. Bu kültürde
gençler için, yetişkinliğe geçiş hapishaneye girmekten farksızdır. Ölüm onlara bu hapishaneden çıkış yolları bulunduğunu hatırlatır. "huzurlu bir ölüme yarı aşıktım.” demişti yirmi sekiz yaşında yaşamını yitiren
Keats. Biz de öyleydik, o devirde aşık olduğumuz ölümün kendisi değil, sadece fikriydi.
Bazen eski bir fotoğraf, bazen eski bir arkadaş ya da bir köşede unutulmuş eski bir mektup, bize bir zamanlar olduğumuz o kişinin bambaşka bir yere gittiğini hatırlatır.
Zira, orada, onların arasında oturan, ona değer veren, bunu seçen, şunu yazan o insan artık yoktur. Farkına bile varılmadan büyük mesafeler alınmıştır.
En yakınımızdakiyle bile aramızda öylesine uzun bir mesafe vardır ki, tahayyül etmekte
güçlük çekeriz. Netice itibariyle, kendi derinliklerimizden habersiz yaşayan insanlarız biz.
Sokrates diyor ki, bilinmeyeni bilmek mümkündür zira onu zaten hatırlıyorsunuz.
Size şu anda bilinmez görünen şeylerin bilgisine sahipsiniz aslında. Çünkü, daha önce orada bulundunuz. Ne var ki, orada bulunduğunuzda bir başkasıydınız. Bu durumda, her türlü bilgi, bilinmeyenin yer değiştirmesinden ibarettir. Farklı bir ifadeyle söylemek gerekirse, bilemediğiniz bir başkası değil, sadece ve sadece kendinizsiniz.
…derler ki, insan ruhu ölümsüzdür ama yaşamın bir sonu vardır ve bunun adına ölüm denilmiştir. Yok edilmesi asla mümkün olmayan ölümsüz ruh daha sonra yeniden doğacaktır. Bundan alınması gereken
ders şudur: İnsan her zaman bu kutsallığın bilinciyle yaşamalıdır.