Bu kitabı, tüm boyun eğmezlere, cadılara, itaatsizlere, ışığa sahip olanlara ithaf ediyorum.
Hikaye belli bir zamanın ve mekanın olmadığı yerde geçiyor. Dünya bir felakete sürüklenmiş. Toprak kaymaları; kasırgalar; saatte yüz kilometrenin üzerinde esen rüzgarlar; yıkılan ağaçlar; haftalarca, aylarca, kimsenin anlam veremediği bir şekilde, yorgunluktan çıldırıp ölene kadar daireler çizerek yürüyen hayvanlar; paramparça olmuş şehir; bomba sesleriyle gökten meyve misali düşen taşlar, medeniyetin kırılgan örtüsünü parçalayan buzdan mermiler, mahvolmuş ekinler; aşırı sıcaklar, kaynayan denizin canlı canlı pişirdiği balıklar, nehirlerde susuzluktan ölen balıklar, kuraklıklar, su savaşları, kıtlık, açlık, susuzluk, çöküş… sf 50
Bu şartlarda anlatanın aktarmasıyla hayatta kalmaya çalışan bir avuç kadının manastıra sığındığını anlıyoruz. Buraya sığınanlar geçmiş anılarından, inançlarından ve isimlerinden vazgeçmek zorunda. Manastırda eskinin dini hakim değil. Hristiyanlık ile ilgili bir şey söyleyenler ağır cezalara çarptırılıyor. Benimsedikleri din eski Yunan çok tanrılı dini. Burada seçilmişler ve değersizler diye sınıflara ayrılıyor kadınlar. Değersizlere en pis işleri yaptırıp üstüne hayattan koparılacak cezalar veriliyor. Anlatanın ilk önce aşkı bulmasını sonrada manastırdan kaçmaya çalışmasını okuyoruz. Kitabı ilk 40 sayfasında anlayamadım, adapte olamadım. Ondan sonra hikaye düzene girdi, netleşti. Leziz Kadavralar kitabı kadar diyemeceğim ama bu kitapta güzeldi. Değişik ütopik konular sevenler beğenir diye tahmin ediyorum .