Bu kitabı okurken sürekli şunu hissettim: Sanki bir
benim kafamın içini alıp hikâyeye dökmüş. Aylin Balboa, çok büyük olaylardan değil; küçük anlardan, içimize attıklarımızdan, yarım kalan hislerden bahsediyor.
Hikâyeler kısa ama etkisi uzun. Bazı sayfalarda “Ben bunu yaşamıştım” dedim, bazılarında “Tam da hissettiğim şey bu” diye kaldım. Abartı yok, süs yok, her şey çok gerçek bazen içim sıkıldı, bazen durup düşündüm. Çünkü kitap, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlıyor. Öyle hızlıca okunup geçilecek bir şey değil; bitince bir süre aklında kalıyor.
Özetle:
Duygusu olan, hayatın içinden, samimi bir kitap. Sessiz sakin ama derin. Okuyunca insan biraz kendini görüyor.
Kurgu ve gerçeklik ancak bu kadar uyum sağlayabilirdi. Bir yandan kişilerle ilgili bilgi sahibi olurken diğer taraftan farklı duygular içinde oluyorsunuz..Nietzsche'nin ümitsizliğinde, kelimelerinde kendinizi görüyorsunuz. Hakkında bir çok inceleme yazılan bir kitabı tabiki anlatacak değilim. Güzel kitap kaç kere okudum bilmiyorum ama her okumam da farklı şeyler öğretti diyebilirim.
Okurken, özellikle ilk başlarda anlamakta biraz güçlük çekilebilir. Karakterler, olayla çok karmaşık gelebilir. Ancak yazarın edebiyatımızın başyapıtlarından biri olması okumak için yeterli diye düşünüyorum..
Sonunun kötü bittiğini bildiğin bir kitabı okumak o kadar rahatsız edici ki. Hayatımınla karşılaştırdım bi an; çabala çabala sonu hep mutsuz son. Bunca uğraş kötü bir son içinmiş.
Kendini mutsuz ve ya yalnız hissettiğimde kitaplara koşardım ama bu defa ne mutlu olabildik ne de yalnızlığım son buldu. Kitap okurken bile bu duruma düşüyorsak bizden galiba olmayacak :)
Hayat geç kalınmaya gelmiyor.