İletişim kişiye değil kişiyle yapılır. Yani karşılıklıdır. Kısa ve öz olarak iletişimi; ”anlamak ve anlaşılmak” olarak tanımlayabiliriz.
Anlamak, anlaşılmaktan önce gelir. Çünkü anlayamadığımız birisi tarafından anlaşılmış olmayı bekleyemeyiz. Anlamak ise “dinlemeyi” ön plana çıkarır. Ancak dinleyenler anlayabilirler. Ama nasıl dinleyenler? Dinler gibi yapanlar değil. Göz, kulak ve gönül birlikteliği içerisinde dinleyebilenler. Cevap vermek için değil; anlamak, dert ortağı olmak ve çözüm üretmek için dinlemek. İşte bu tarz bir dinleme de karşındakinin ruhunu, kendi ruhunla ağırlamayı gerektirir. Bir de bu tür bir dinleme, eşler ve aile bireyleri arasındaki bir dinleme ve anlama ise, bu aile bireyleri birbirlerine gerçekten değer veriyorlar ve birbirlerini gerçekten anlıyorlar demektir.
Günümüz toplumu ise; nefis, şeytan, medya ve ahiret endişesi olmayan çevrenin etkisiyle çok kazanmak, çok harcamak, teknolojik aletlerin en son versiyonunu kullanmak, çok tatil yapmak, geniş evler, lüks arabalar, tatil köyleri veya yazlıklar vb. sınırsız istek ve arzular neticesinde “dünyevileşme” katsayısını sürekli yükseltmiştir. Bu dünyevileşmenin sonucunda, aile bireyleri de çalışmak ve kazanmak adına birbirlerinin yüzünü göremediği, akşamları her bireyin kendi sanal (teknolojik) dünyasında yaşadığı ve haftada sadece bir gün kahvaltı sofrasında buluşabilen bireyler haline gelmiş oldu.
Hasbelkader evde bir araya gelen aile bireyleri de bu zamanlarını teknolojiye kurban olarak verdiler. Birbirlerinin örtüleri, cennet ve sükunet sebebi olacak eşler arasına teknoloji; bir engel, set veya kuma gibi giriverdi. Aynı çatı altında ama ayrı odalarda ve kendi sanal âlemlerinde bir aile profili ortaya çıkmış oldu. Hani şöyle bir söz var; “En uzak mesafe ne Hindistan ne de Çin’dir. En uzak