Genç bir şair vardı, kalbinde sessiz ama derin bir aşk taşıyan… Bu aşkın adı Muazzez Akkaya idi. Ona hiçbir zaman açılamadı; duygularını kelimelere dökmekle yetindi. Ve böylece, Türk edebiyatının en hüzünlü ve unutulmaz şiirlerinden biri ortaya çıktı: “Mona Roza.”
Şiir, üç bölümden oluşuyor; her bölüm aşkın farklı bir yönünü anlatıyor: hayranlık, özlem ve imkânsızlık. En çok tekrar eden dize, şairin içindeki çığlığı fısıldar gibi:
“Mona Roza siyah güller, ak güller…”
Ama bu şiiri eşsiz kılan sadece aşkın derinliği değil. Satırların arasında saklı bir sır vardır: dizelerin baş harfleri bir araya geldiğinde “Muazzez Akkaya” ismi ortaya çıkar. Yani Mona Roza, aynı zamanda bir akrostiş aşk hikâyesidir.
Şair, sevdiğine kavuşamadı ama aşkını ölümsüzleştirdi. Bugün hâlâ bu dizeleri okuyan herkes, kendi yarım kalmış hikâyesinden bir parça buluyor.
~
“Mona Roza siyah güller, ak güller,
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak,
Kanadı kırık kuş merhamet ister,
Ah, senin yüzünden kana batacak.”
~
“Mona Roza siyah güller, ak güller,
Hayat senin gözlerinle kaimdir,
Mona Roza siyah güller, ak güller,
Aşkı hatırlatan en güzel şeydir.”
~
“Mona Roza siyah güller, ak güller,
Çünkü bir çocuktur Mona Roza,
Çünkü Mona Roza bir şiirdir,
Kalbimde hep seninle yaşayacak.”
Sezai Karakoç