*Yıllar ağrıyı besliyor..
Öyle midir?
Ait olduğu yerden terk edilen, sonra ait olduğunu düşündüğü yeri terk eden, kendine bir yer bulmuşken o yerden yine terk edilen adı olmayan bir anlatıcı..
Bir yere, bir kişiye, bir eşyaya tutunmak için direnen, direndikçe sessizleşen, her susuşta kendine biraz daha yabancılaşan..
Yabani denecek bir hayattan küçük yaşta ayrılıp "medeniyet" denilen yere giden biri, hoşgörülü bir gülümseme ile oraya ait olmayışını nezaket ve kibarlıkla hatırlatan insanların arasında nasıl yaşar?
Omurgasız bencil diye tanımlıyor anlatıcı kendini, omurgasız bir bencil mi, yoksa ona sunulan altın tepsinin ağırlığının altında ezilen/eziklenen mi?
Yıllarca bir kendini arayışın içinde yalanlarla kendini oyalamak gerçeği ne kadar değiştirir?
O ne doğduğu eve ne yaşadığı yere.. Hiçbir yere ait olamadı. Koca dünya ona bir yer vermedi. Kendi de alamadı, alamazdı zaten, o kadar iyiydiki bu yaşlı dünya ona sunacak yerin asla sahibi olamayacağını hep hatırlattı.
Savaş, açlık, adaletsizlik.. Diğer yanda medeniyet..
Ve arada kaybolan, adı bile anılmayan kişi/ kişi olabilmiş, kişi olarak kabul görmüş mü o da bir soru.
"Gelişimimi tamamlayamadım" der anlatıcı. Fiziksel olarak değil ruhsal olarak hiç tamamlayamayacaktı. Onu terk edip kaçan babasının kaderine mahkumdu. Daha başlamadan sonu bilinen bir hikâyenin kahramanı! 42 yaşında kalbi "haşat" biri.
"Bir ciyaklama, yasak bir küfür, katılaşmış bir iltihap damlası, körelmiş bir adalenin istemsiz tekmesi" O buydu işte.
Bir kimlik arayışında kaybolan biri daha..
Son zamanlarda okuyup beni savuran bir eser daha.