Çok fazla bir şey istemedim aslında. Biraz kitap, biraz müzik biraz yol yeterdi kırgınlığımı avutmaya. Yürüdüm saatlerce hayatın atardamarlarına basarak. 17 çeşit insan tanıdım 17. kattan düşerken hayata. Radyoda çalan dilini bilmediğim onlarca şarkıyı hafızama kaydettim. Yol bitmedi, dert dinmedi. Oysa yol çizgilerini de çok severdim ben. Hiç bitmeyecek gibi olurdu ama eninde sonunda biterdi. Zaten "Çizgileri olmamalı yolların" derdi babam. Ve sonuna da eklerdi: "Yol dediğin karanlık olmalı. İnsan yüreğinin yettiği kadarı ile aydınlatmalı." Ne anlatmak istediğini hiçbir zaman anlamazdım. Çok sonraları anladım. O zaman da kimseye anlatamadım. Sanırım bazı şeyleri anlayınca anlatamıyor insan. Yol karanlık, insan yalnız.
Gözü kilimin üzerinde duran çorabının tekine takıldı. Tıpkı çorabının teki gibi yalnızdı. İnsan da böyledir işte, ona uyumlu teki mutlaka vardır ama kim bilir nerede.
İçimizde şeytan var... Can kırıkları var. Nefret var, yalanlar var... Bir yanımız bizi çoktan terk etmiş, kaçıyor... Melankoli ve hüsran var... Keşke bazı geceler hiç sabah olmasa.