Biçare büyükannemde uyku durak bırakmamıştım. Kadıncağız, bana iyiden iyiye sevdayı sarmıştı. Bazı sabahlar,bir gün evvelki yorgunluğunu dinlendirmeden benim gürültümle uyandıkça yatağında doğruluyor, beni kollarımdan tutup sarsarak: "Ne vardı ölüp de bu yaşımda bu canavarı benim başıma musallat edecek" diye anneme çıkışıyordu. Fakat şurası da muhakkaktı ki, bu dakikalarda annem karşısına çıkıp, "Bu canavarı mı, yoksa beni mi?" diyebilseydi, büyükannem hiç şüphesiz beni alır, onu geldiği yere gönderirdi.
Ne zaman derin bir üzüntüye kapılsam gözlerim parlar, tavır ve hareketlerim neşelenir, içim içime sığmaz olur. Dünyayı hiçe sayıyormuşum gibi kahkahalarla gülerim, türlü gevezelik ve delilikler yaparım. Maamafih öyle sanıyorum ki, yakın kimsesi ve başkalarına açılmaya kabiliyeti olmayan insanlar için bu daha iyi bir şeydir.
Üzerindeki giysilerden dolayı kendisini hemen tanıyamadığım için özür diledim. Yerinden kalktı, yanıma geldi, nemli elini uzatarak epey kararsız, cansız bir şekilde elimi sıkıp yanıma oturdu. Beni gördüğüne sözde pek sevinmişti, ama bana bakacak yerde, yüzünde düşmanca bir övüngenlikle subaylara bakmaya başladı. Belki kendisini birkaç yıl önce üzerinde frakla şık bir salonda gördüğümü hatırladığımdan, belki de bu hatıranın ona da güçlü bir moral etkisi olduğundan yüzü, hatta hareketleri tümüyle değişmişti: Birden zeki, kendine güvenen, zihni çevik biri olup çıkmıştı, zekasından dolayı da çocuksu bir özgüvenle karşısındakileri hor gören, hafife alan bir havaya bürünmüştü. Oylesine ki, şu anda pek acınası bir durumda bulunmasına karşın bu eski tanış, üzerimde acıma duygusuyla pek ilgisi olmayan sevimsiz, kötücül birtakım duygular uyandırıyordu.