NedStark

NedStark
@NedStark13
Bulduğun, arayıp da bulamadığındır.
Bu engizisyon o zamanlar mantıklıydı. Çünkü tüm kilise alanında ilan edilmesi gereken kuşatma halinden başka bir şey değildi ve her kuşatma hali gibi (şimdi artık o insanlarla paylaşmadığımız) hakikate kilisede sahip olunduğu ve bu hakikatin, her ne pahasına olursa olsun her türlü kurban verilerek insanlığın kurtuluşu için korunması gerektiği varsayımıyla, elbette en aşırı yöntemleri kullanma yetkisi veriyordu. Ama şimdi artık hiç kimsenin hakikate sahip olduğu öyle kolay kabul edilmiyor: bilimsel araştırmanın sağın yöntemleri kuşkuyu ve özeni yeterince yaygınlaştırdılar; öyle ki, görüşlerini sözleri ve yapıtlarındaki şiddetle savunan birisine, şimdiki kültürün bir düşmanı, en azından geri kalmış biri gözüyle bakılıyor. Aslında hakikate sahip olunduğu hissiyatı elbette daha ılımlı ve sessiz olan, yeniden öğrenmekten ve yeniden sınamaktan asla yorulmayacak olan, hakikati arama hissiyatına oranla daha az geçerlidir günümüzde.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Görüşlere karşı itham ederek ve öfke patlamalarıyla savaşan ve bastıran biri, başka bir çağda yaşamış olsa, karşıtlarını ateşte yakmış olacağını ve Reform karşıtı olarak yaşamış olsa, engizisyonun her türlü yöntemine sığınacak olduğunu belli eder.
Çok değişik kanaatlerden geçmemiş ve ağına ilk düştüğü inanışa takılıp kalmış birisi, her koşulda tam da bu değişmezlik yüzünden geri kalmış kültürlerin bir temsilcisidir; (her zaman eğitilebilirliği varsayan) bu eğitim eksikliği uyarınca katı, anlayışsız, dikkafalı, yumuşaklıktan uzak, sürekli itham eden, tereddütsüz, görüşünü kabul ettirmek için her yola başvuran, çünkü başka görüşlerin de var olması gerektiğini hiç kavrayamayan birisidir.
Tarihi böyle şiddetli kılan, görüşlerin mücadelesi değil görüşlere duyulan inancın, yani kanaatlerin mücadelesiydi. Kanaatleri hakkında böyle büyük düşünenlerin, onlara her türden kurbanlar sunanların ve onurlarını, bedenlerini ve yaşamlarını onların hizmetinden esirgemeyenlerin tümü de enerjilerinin sadece yarısını, hangi hakla şu ya da bu kanaate bağlandıklarını, bu kanaatlere hangi yollardan vardıklarını araştırmaya ayırsalardı: ne kadar barışçıl bir görünüm alırdı insanlığın tarihi! Her türden zındığın kovuşturulmasında görülen tüm o vahşet sahnelerini iki nedenden ötürü yaşamamış olurduk: bir kere, engizisyoncular her şeyden önce kendi kendilerini sorgularlardı ve mutlak hakikati savunma kibrinin dışına çıkmış olurlardı; ikincisi, zındıkların kendileri de tüm dinsel tarikatların ve “doğru inançlıların” ilkeleri gibi, kötü temellendirilmiş ilkelerine, onları sorguladıktan sonra artık katılmazlardı.
Kanaatleri için kendilerini feda eden sayısız insan bunu mutlak hakikat için yaptıklarını düşünüyorlardı. Hepsi de haksızdı bu konuda: herhalde henüz hiçbir insan kendini hakikate feda etmiş değildir; en azından inanışın dogmatik anlatımı bilimdışı ya da yarı bilimsel olmuş olmalıdır. Ama aslında, haklı olunması gerektiği düşünüldüğü için haklı olmak istenmiştir. İnancının elinden alınmasına izin vermek belki de bengi mutluluğunu kuşkulu duruma sokmak anlamına geliyordu. Son derece önem taşıyan böyle bir olayda “istem” aklın açıkça işitilebilen bir suflörüydü. Her çizgideki, her inananın varsayımı, çürütülemez oluşuydu; karşı gerekçelerin çok güçlü olduğu ortaya çıktığında geriye bir tek genel olarak aklı suçlamak ve hatta belki aşırı fanatizmin bayrağı olarak “credo quia absurdum est”i( saçma olduğu için inanıyorum) dikmek kalıyordu yapacak.