Ama hayatta kalmak, düştüğümüz dikenli bahçede kanayarak dolaşmak değil mi zaten? Sonunda öleceğini bilerek yaşamaya çalışan bütün faniler, aynı tekinsiz yolu adımlıyor. Neye elimizi atsak yetim, neye dokunsak tedirgin, ne yapsak eksiğiz. Hepimiz öyleyiz. Bize vaat edilmiş bir yarın yok, ruhumuzda kelebek sancıları kanat çırpıyor. Fakat buradaysak, gücümüzü ve neşemizi toplayıp yaşayacağız. Düşe kalka, güle ağlaya, şefkatimizi kendimizden, merhametimizi birbirimizden sakınmadan, sevaplarımız, günahlarımız ve elbet hatıralarımızla. Coşkuyla. Hem dünyada kalıp hem de hayattan kaçamayız. Bunu kendimize yapamayız.
Zaten hayatta pek az acı sadece kendi yarasından yayılıyordu. Derinde her zaman daha başka, daha büyük bir yara vardı ve dünyaya dayanmak için evvela onu iyileştirmek lazımdı.
Kızgın değilim. Kendimi de dahil ederek, biz insanların birbirimizi incitme konusundaki cömertliğine üzülüyorum sadece. Her öpücüğün ve hatta sözcüğün, emanet ettiklerimizde bir ağırlığı olduğunu unutmasak, basit meraklar uğruna başkalarının hayatlarında yangınlar çıkarmasak keşke. Ama kime anlatıyorum… Tek ısırık uğruna cennetten kovulmuş bir ırktan böylesi bir diğerkamlık beklemek abesle iştigal değilse ne?
Heyhat, hayat genelde romanlardaki gibi afili değil. Romanlar vurucu bir yerde, planlı bir şekilde biter. Hayatsa nerede nihayete ereceği muamma, döke saça devam eder. Hayattaki finaller, kitaplardakiler kadar çarpıcı olmaz bu yüzden. Günün birinde, ışıkları kapayıp ütüyü prizden çekecek zaman bulamadan, doğru dürüst bir son söz bile yumurtlayamadan, çat diye ölürsünüz. Oy anam, dersiniz mesela, hık, gık, aghh filan dersiniz. Halbuki bir romanda olsaydınız, elveda bütün hatıralar, diyebilirdiniz.