“Elimde olan şeyler var, olmayan şeyler var” dedi. “İnsanların yakmasına, yıkmasına, bozmasına mani olamam. Ama yangınlara, yıkımlara rağmen inşaya devam edebilirim. Budur yek yapabildiğim.”
Cihan’a öyle geldi ki, esasında bu dünya seyirlik bir yerdi; yoksulu zenginiyle herkes, şu veya bu şekilde, bir resmi geçitteydi. Her biri hayatta kendi numaralarını icra ediyor; sahnede kimi daha kısa, kimi daha uzun kalıyor ama nihayetinde her insan, benzer bir tatminsizlik ve tamamlanmamışlık duygusuyla arka kapıdan usulca çıkıp gidiyordu.
Nasıl da değişmişti ruh hali. Hem de bir anda. Kimse “Ben şöyleyim, ben böyleyim” dememeliydi fazla. Belki de her insanın içinde hiç tanımadığı biri gizliydi. En sıkıntılı, en beklenmedik anlarda çıkıveriyordu. Müneccim Takiyeddin’in gözetlediği semavi cisimler gibiydi insan yüreği. Kimse bilmiyordu derininde ne esrarlar barındırdığını. Sadece tepemizdeki sema değil, aslında tek tek her insan koca bir muammaydı.
O seneyi hep saadet senesi olarak hatırlayacağım. Herkesin hayatında böyle mutlu bir zaman vardır herhalde. Kendiliğinden boy verir, yeşerir, çiçek açar ve sen hep böyle devam edecek zannederken pat diye kurur, bitiverir.
Böylece bir şey keşfettim hayatta. Onun gibi ceberutlar kudretlerini kendi güçlerinden değil, başkalarının zayıflığından almaktaydı. Eğer sarayda kalacaksam, bu şehirde tutunacaksam, kendime bir harem kurmalıydım. İçine herkesten uzak olmasını dilediğim yanlarımı koyacaktım: zaaflarım, hırslarım, kırgınlıklarım, sırça yüreğim. Ağası da ben olacaktım o haremin, sultanı da. Ve bundan böyle kimsenin içeri girip bu saklı yanlarımı görmesine izin vermeyecektim. Ustamın bile…