“O zaman sana bir bilmece. Mühim olan hayatta ne yaptığımız mı? Yoksa ne yapmadığımız mı?”
Cihan şaşırdı. “Ne demek o?”
“Velev ki bir ormandasın; karşına güzel bir dilber çıktı. Tek başına mahsur kalmış. İstesen çaresizliğinden faydalanıp ona orada sahip olabilirsin. Yapmazsan, o zaman adamsın. Yahut birileri sana küfredip hakaretler yağdırdı. Damarına bastı. Hiddetlenip döver misin? Şayet yapmazsan, o zaman adamsın. Demek ki ne yaptığımızdan ziyade, yapmadıklarımız tıynetimizi gösterir.”
Belki de bu alem hummalı bir inşaat sahasıydı. Sinan ve çıraklar bina üstüne bina yapadursun, aynı anda kainat da tek tek herkesin hikayesini inşa ediyordu. Tanrı da bir nevi mimardı. Kat kat semadan oluşmuş görünmez bir kubbe asılıydı yukarıda. Hristiyan, Yahudi, Müslüman, Zerdüşti ve daha bilmediği kaç itikat ve hal… kubbenin altında herkese yer vardı. Göğün yedi katmanı, yerin yedi katının üstünde sütunsuz, direksiz yükseliyordu. Bakmasını bilene bu evren mükemmel bir yapıydı.
Nasıl da tepetaklak olabiliyordu hayat ve ne fena düşebiliyordu en tepelere yükselenler bile. Sanki sultan olsun, seyis olsun, herkes için iki kavis vardı hayatta. Kendi amellerimiz ve kelamlarımızla yukarı çıkarken, yine kendi amellerimiz ve kelamlarımızda aşağı yuvarlanıyorduk.