Kendi hayat hikayemizi ne kadar sık anlatırız? Ne kadar sık düzeltmeler yaparız, güzelleştiririz, kurnazca kesintilere gideriz? Hayat uzadıkça, çevremizde hikayemize meydan okuyacak, bize hayatın bizim hayatımız olmadığını, sadece hayatımız hakkında anlattığımız hikaye olduğunu anımsatacak kişiler de azalıyor. Başkalarına ama -esas olarak- kendimize anlatılan bir hikaye.
“Kendi canını aldı” ifadesi kullanılır genelde ama Adrian aynı zamanda kendi yaşamının sorumluluğunu üstüne aldı, onun komutasını üstlendi, onu ellerine aldı ve sonra da ellerinden çıkardı. Ne kadar azımız -geride kalan bizler- aynı şeyi yaptığımızı söyleyebiliriz? Düşe kalka yaşayıp dururuz, yaşamın başımıza gelmesine izin veririz, azar azar bir anılar deposu oluştururuz.
Ama baktığımız yine aynı gözler, öyle değil mi? Öteki kişiyi onlarda bulduk ve hala da buluyoruz. İlk tanıştığımızda, birlikte yattığımızda, evlendiğimizde, balayına gittiğimizde, ortaklaşa ev kredisi aldığımızda, alışveriş yaptığımızda, yemek pişirdiğimizde, tatile çıktığımızda, birbirimizi sevdiğimizde ve birlikte bir çocuk sahibi olduğumuzda, aynı başta yer alan aynı gözler. Ve ayrıldığımızda da aynılardı.
Hayatta daha sonraları, biraz huzur beklersiniz, değil mi? Buna layık olduğunuzu düşünürsünüz. Ben de düşündüm. Ama öte yandan liyakatin ödülünün hayatın işi olmadığını anlamaya başlarsınız.