Kimsenin benimle ilgilendiği yoktu. Kadın erkek, genç yaşlı, aç tok, heyecanlı bıkkın, alışmış şaşkın, yüzlerinden içlerini okumaya imkan olmayan insancıklar, kafası kesilmiş tavuklar gibi, dünya için küçük, kendileri için büyük adımlarla sağa sola koşturuyordu. Belki biri sevgilisine, öbürü atlamak üzere olduğu bir uçurumun yamacına, bir diğeri çocuğunun doğumuna hastaneye, beriki manavdan limon almaya… Ne önemi vardı! Kimsenin birbirine değecek cesareti gösteremediği bu hercümercin ortasında herkes anca kendine yetecek kadar yalnızdı.
Çünkü bazı sızılar bir defa başladı mı artık geçmiyor. Bazı yaralar hiç kapanmıyor. Bazı eller bazı saçları okşamayınca, bu minicik, aptal, önemsiz şey yaşanmayınca, bazı hayatlar geri dönüşsüz biçimde tarumar oluyor. Belki siz bunu bilmiyorsunuz. Umarım hiç öğrenmezsiniz. Bazı durumlarda sadece bilmeyenler yaşamayı beceriyor. Hayatta kalmakla yaşamayı becermek aynı şey değil.
Bir tür soygunun ganimetiydi nihayetinde zaman. Yağmalanmış bir şey. Biz onu dünyadan arakladığımızı sanarken, dünya ömrümüzden tırtıklardı. Biz ona yaslanıp bir şeylerin başlamasını beklerken, o tüm varlığıyla bir şeyleri bitirmeye adanmıştı. Zekayla kavranamayacak, bilmekle anlaşılamayacak, anlamakla hallolamayacak karışık işler…