İbn Mesud'un şu sözü de zamanın tasvîri açısından mühimdir: "İlme sarılın. (...) Zira sizi Allah'ın kitabına çağırdıklarını zanneden birtakım topluluklarla karşılaşacaksınız. Halbuki onlar onu (Allah'ın kitabını) sırtlarının arkasına artmışlardır."
Resûlüllah'ın miras olarak bıraktığı ne varsa terk edildiği, yalancının sadık, doğru söyleyenin yalancı sayıldığı, besmelesiz kitapların baş tacı yapılıp Allah adıyla başlayan kitapların hicrana mahkum edildiği, hayatın her alanına hükmeden Kur'ân'ın odaları süsleyen bir ziynet eşyası rolüne büründürüldüğü, gayr-i islâmî kavramların "İslâmî" başlığıyla sunulduğu, tesettürün olmadık şekil ve stillerle dönüştürüldüğü, sünnet inkârcılarının davet adı altında tahrif faaliyetleri yürüttüğü, İslâm güneşinin önüne konulan kalın perdelerle hakikatin ziyasının soldurulmaya çalışıldığı, kısacası, ne kadar haksızlık varsa İslâm'a reva görüldüğü bir zamanda AVM'lerin yüzde biri kadar ilim meclislerini doldurmayan, statların onda biri kadar camileri doldurmayan, küfrün modasına özendiği kadar Resûlüllah'ı numune almayan bir toplumun Resûlüllah'ı ayakta bırakmış olması nelere sebep olmaz ki?
İctimâî hayattan ekonomik alana, inanç dünyasından ahlâkî sahaya kadar yaşadığımız güncel problemlerin sebep sonuç ilişkisini bu havzada değerlendirebilsek her şeyden önce Müslümanca düşünebilme erdemine sahip olmuş olacağız.
Gerisi laf-ı güzaf...
İnsan; sonunda öyle bir hâle erişecek, öyle bir kıvama nail olacak ki, gözünün gördüğü her şeyde, gönlü Cenâb-ı Hakkı hatırlayacak. Şu âyet-i kerîmedeki vasfı kazanacak:
"Onlar; ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allah'ı zikrederler..." (Al-i Imran, 191)